Derin Devlet

Yavuz Donat’ın Süleyman Demirel’le görüşmesi “45 dakika ile” sınırlıydı. Sınırı koyan doktorlardı.

Sayın Demirel… Derin devlet nedir?.. Derin devlet var mı?
– Türkiye Cumhuriyeti devletinin kanunları var… Kurumları var… Kuralları var.
Derin devlet?
– Kanunlar içerisinde kurulmuş organlar var… İstihbarat örgütleri var… Güvenlik birimleri var… Buralarda keyfilik, insan haklarına aykırı bir şey yok… Olmamalı da.
Efendim, derin devlet?
– Çok itina ile söylüyorum, devlet yönetiminde zaaf belirirse…
Zaaf nasıl belirir?
– Şöyle… Devletin kanunları vardır, uygulanamamaktadır… Valisi, kaymakamı vardır… Hakimi, savcısı vardır… Askeri, polisi vardır… Ama kanunlar uygulanamadığı için huzur yoktur.
Böyle durumda derin devlet mi devreye girer?
– O zaman bu huzuru biz tesis edelim niyeti ile devletin içinden ve dışından talepler gelir… Bu bir devlet boşluğudur… Devlet, boşluğu kabul etmez… Türkiye maalesef bunu yaşamıştır.
Derin devlet olayı bu mudur?
– Bu yaşandı… 1977-1978’lerde… 1979’da biz idareyi devraldığımız zaman tam bir devlet boşluğu vardı.
Devlet boşluğu olunca da devreye derin devlet giriyor… Öyle mi?
– Derin devletin içinde kimler var?.. Olaya şöyle bakacaksınız… Derin devletin içindekiler yani normal zamanlarda belirli yetkileri kullanma durumunda olanlar, bir de bakarsınız, kurtarıcı haline gelmek isterler… Öyle hissederler kendilerini… Oysa kimse onlara görev vermemiştir.

Ülkeyi kim yönetecek?

Sayın Demirel. Hükümete oldukça uzun süreli avans tanınmıştı. Şu anda durum nedir? Ve sayın Recep Tayyip Erdoğan, bugün itibariyle, siyaset yolculuğunun hangi istasyonundadır?
Türkiye, yönetilmesi zor bir ülke… Tek parti döneminde de zordu, çok partili dönemde de zor… Etraf problemli… Tarih ve coğrafya yönetime istikamet veriyor… Yönetimi güçleştiriyor veya kolaylaştırıyor.
Efendim, bugün durum nedir?
– Dünü irdelemeden, bu konudaki analiz tam yapılamaz… Tarihten aldığımız şartlar var… 624 yıllık Osmanlı deneyimi var… Bu yönetimin içinde önemli unsurlar var… Pozitif unsurlar var… Güç var… Kudret var.
Yani, Osmanlı’dan bahsediyoruz.
– Evet… Kurumların en başında “hanedan” var… Ve ikinci kurum “ilmiye.” Yani alimler… Daha çok din alimleri… Üçüncü kurum “kalemiye” yani bürokrasi… Dördüncü kurum “seyfiye” yani askerler.
Bu durumda Osmanlı yönetiminde söz kimdeydi?
– İlk bakışta söz padişahın… Ama ülke yönetimine baktığınızda ilmiyenin de, kalemiyenin de, seyfiyenin de söz hakkı var… Bu kendiliğinden işleyen bir olay… Yani padişah fetva almadıkça birtakım şeyleri yapamıyor.
Sayın Demirel… Osmanlı çöktü… Genç Cumhuriyet kuruldu… Gelelim bugüne.
– Dur, acele etme… Osmanlı çok uluslu, çok dilli, çok dinli bir ülke… Böyle bir ülkenin yönetimindeki zorlukların önemli bir kısmı bugün intikal etmiştir.
Nasıl?
– Genç Cumhuriyet kuruldu tamam… Ama Osmanlı’nın içinden çıkan komşu ülkelerle Türkiye’nin sorunları oldu… Ve bu bir savunma olayını doğurdu… Bu noktada altı çizilecek bir husus var.
Altı çizilecek konu nedir?
– Türkiye Cumhuriyeti’ni var eden, büyük Atatürk’ün gösterdiği istikamette hareket eden ordu hareketidir… Milletin ordusudur… Kurtuluş Savaşı bittikten sonra da askerin, Türkiye Cumhuriyeti üzerinde özel bir iddiası olmuştur.
Bunu açar mısınız?
– Atatürk Cumhurbaşkanı’dır, devletin kurucusudur, askerdir… İnönü ikinci Cumhurbaşkanı’dır, devletin ikinci kurucusudur, askerdir… Atatürk’ün çevresindekilerin bir kısmı askerdir… Sivil olarak ilk defa Celal Bayar görünüyor… O da Kurtuluş Savaşı’nın içinden geliyor.
Siz buradan nereye geleceksiniz?
– İşte bu şartlarda, demokratik yönetime geçiliyor… Artık milli irade var… Millet iradesinin üstünlüğü var… Hakimiyet milletindir… Çok partili sistem var.
Öyleyse geldik bugüne… Muhalefet var… İktidar var… Başında Tayyip bey var.
– Şimdi dikkatinizi bir noktaya çekiyorum… İktidar, seçimle gelir. Ve der ki… Milletten yetki aldım, ülke yönetiminde her şey artık benim hakkımdır… Ben nasıl istersem, ülke öyle yönetilecek… Bu bir jakoben düşüncedir.

Sohbetin bu noktasında, Demirel’in “telefon bağlanmasın” demesine rağmen, telefon çaldı.
Baba “dikkatimi dağıtmayın” diye kızdı.
Sohbete “kısa bir mola” verildi.
Demirel dedi ki:
– İşin püf noktasına geldik… Söyleyeceklerimin her satırı çok önemli.

Sayın Demirel… Jakoben düşünceden bahsediyordunuz.
– Jakoben idare…
Yani, siyasi iktidarın yetkiyi kimseyle paylaşmak istememesi. İktidar benim, her şeye ben karar veririm demesi.
Bu jakoben düşünce.
– Evet… Millet iradesini ben temsil ediyorum, yönetimde son söz benim felsefesi… Jakoben inanış. Bu inanış ülke yönetimini bir yerde zorlaştırdı… Zira çok partili yaşama girildikten sonra bir kurullar devleti ile karşı karşıyasınız… Devletin yönetimi adeta paylaşılmıştır… Burada iki önemli tezat var.
Devlet yönetimindeki iki tezat nedir?
– Biri, iktidarın gayri kabili taksimidir… Büyük bir konu.
Yani iktidar gücü paylaşılamaz konusu.
– Evet… Doğru… İktidar gücü taksim edilemez ama…
Ama?
– Bu gücü kullanırken, devletin yönetimine iştirak olan diğer kurumların fikrini alma var, danışma var, istişare var. Devlet yönetimine iştirak olan diğer kurumların fikrini almak, iktidarı taksim etme anlamına gelebilir mi? Gelebilir.
Öyleyse… Yorumunuz?
– Burada her şey neyi, nasıl yapacağınıza bağlı.
Yani?
– Bunu öyle yaparsınız ki, Anayasal kurumların düşüncesini alır, tartışır ve ona göre karar verirsiniz… Zira siyasi iktidarın kararlarını icra edecek olanlar da aslında yine bu kurumlardır.
Sayın Demirel… Yani “millet bana yetki verdi, istediğimi yaparım, yetkiyi kimseyle paylaşmam” felsefesi, jakoben yaklaşım.
– Evet.
Geçmişte bu havaya girenler oldu mu?.. Adnan Menderes?.. Siz?
– Evet, hep girdik… Adnan bey de jakobendi, ben de jakobendim.
Ve geldik bugüne… Bugün Türkiye’yi yöneten siyasi iktidar için ne diyorsunuz?
– İyi niyetli oldukları kesin… Ama kendi siyasi iktidarlarını anlayış felsefeleri jakoben.
Tayyip bey?
– Evet.

Süleyman Demirel’le görüşme süremiz “45 dakika ile” sınırlıydı.
Sınırı koyan “doktorlardı.”
Saat 11.30’da konuşmaya başladık.
Saat 12.15’te “beyefendi” dedik:
– 45 dakika doldu… Bize müsaade.
Demirel, önce Dr. Aylin Cesur’a baktı.
Sonra saatine.
Ve bize döndü:
– Konuşmayı burada kesemeyiz… Bu konuyu yarım bırakamam.
O sırada konu “derin devlet” idi.
Demirel’e sorduk:
– Ne yapalım? Bir kez daha saatine baktı.
“Devam edeceğiz” dedi.
– Yarım saatin daha var.

Bir ara telefon çaldı.
Demirel açmadı ve “şu talimatı” verdi:
– Konuşmamın kesilmesini istemiyorum… Hiçbir telefon bağlanmasın.
“Konu” yine derin devletti.
Ve Demirel, ağzından çıkan her sözü ölçüp, biçip tartıyordu.
Dikkatinin dağılmasını istemiyordu.

35 yıldır Demirel ailesinin hizmetinde olan “emektar İsmail” bize çay getirdi.
Demirel’den, İsmail’e:
– Kapıyı kapat… Konuşmam bitene kadar hiç açılmayacak.
Baba o sırada “çıt çıkmasını… Sinek uçmasını” bile istemiyordu. Zira “asker ve siyaset” konusunu anlatıyordu.

“Bir şey daha” anlattı.
Yine “sözlerini hiç kestirmeden… Ve çok dikkatli bir üslupla.”
Anlattığı, yıllar öncesine ait bir anıydı.
“Yazılmamak kaydıyla” dedi.
Demirel’le görüşmelerimizi teybe almazdık.
Bu defa resim çekmek, TV için film çekmek gibi işlerle de uğraştığımız için, Demirel’in önüne teyp koyduk.
Onun “yazılmayacak” dedikleri de teybe kaydedildi.
Bunu kendisine de söyledik.
Tepkisi şöyle oldu:
– Teyp, çözüldükten sonra, bu bölümü çekmecene koy… İleride yazarsın… Ama şu dönemde asla.
Konu yine “devletin derinliklerinde geçen bir olaydı.”

Demirel 10 kiloyu nasıl verdi?

Demirel’i zayıflamış bulduk. “10 kilo verdim” dedi. Dr. Aylin Cesur:
– Beyefendi 12 yıldan sonra ilk kez 100 kilonun altına indiler.
Nasıl” diye sorduk.
Demirel:
Diyet yaparak.
Diyette neler yasak?
Demirel güldü:
– Yasak yok. Yasaklara karşı yıllarca meydanları dolaşıp, mücadele vermedik mi? Yasaksız Türkiye diye bağırmadık mı?
Demirel’in diyetinde gerçekten “yasak” yok. Diyet bir “ekibin gözetiminde” yapılıyor. Ekibin başı Güven Hastanesi’nden Dr. Mustafa Cesur… Ve onun yanında bir diyetisyenler grubu.
Dr. Mustafa Cesur:
– Yasak yok. Beyefendi her şeyi yiyebilir, ama ölçülü. Tuz, yağ, şeker ve un ölçülü olacak. Protein de..
Demirel “her şeyi” yiyor. Ama günde toplam “1735 kaloriyi” aşmadan.
Demirel’in gıdasının “yüzde 55’i karbonhidrat.” Yüzde 30’u “yağ.” Yüzde 15’i de “protein.”
Sayın Demirel… Günde kaç öğün yemek yiyorsunuz?
– 3 ana, 3 ara öğün.
Açlık çekiyor musunuz?
– Hayır.
Sayın Dr. Mustafa Cesur… Nasıl başardınız?
– Bu sadece doktorun, diyetisyenin ve ahçının başarısı değil… Karşınızdaki insan da kilo vermeye istekli olacak.
Süleyman bey nasıl?
– Uyumlu… Anlayışlı… Doktorları dinliyor.
Dr. Cesur’dan son sözler:
* İsteyen herkes kilo verebilir.
* Ama önce kilo vermeyi kafasında kararlaştıracak… Beyni hazır olacak.
* Konuya kilo vermek diye de bakmamak lazım. Bu bir dengeli beslenme olayı… Ve yaşam tarzı.

Eskiden Demirel, misafir geldiği zaman yerinden “ağır ağır” kalkardı.
Baktık şimdi “daha dinç… Daha hareketli.”
“Hasta haliyle” bizi, kapıya kadar geçirdi.
– Beyefendi, maşallah, incelmişsiniz.
– Aslında herkes becerebilir… Doktorları dinlemek şart… Tabii, kendin de hazır olacaksın.

Sayın Demirel… Binlerce karikatürünüz çizildi… Hakkınızda eleştirel sahne oyunları bile yazıldı… Ne kadar kızdınız?

– Benim mizacım biraz sakin.
Ne kadar sakin?
– Sakin dediysem vurdumduymaz değil.
Sükunetinizin ölçüsü nedir?
– Ölçü şu: Acaba sineğin üzerine balyozla mı gitsek?.. Hayır… İşte ölçüm. Sineğin üzerine balyozla gitmek de yanlış, varsın böyle olsun kıyamet kopmaz ya diye vurdumduymaz davranmak da yanlış.
Siz ne yaptınız?
– Zaman zaman birtakım çirkin şeyler oldu… Mahkeme yolunu kullandım.
Ne kadar?
– Çok değil… Haklarıma tecavüz oldu… Hakarete uğradım… Aileme tecavüzler oldu… O zaman mahkemeye gittim.
Mahkeme ne dedi?
– Ben kazandım.
Mahkeme kararıyla aldığınız tazminatları ne yaptınız?
– Parayı mı?.. Kimden, ne aldıysam, hayır işlerine harcadım.
Efendim, tavsiyeniz?
– Sana mı?.. Sineğin üzerine balyozla gitme… Eleştiriye tahammüllü ol… Hür medya çok önemli şey… Medyanın eleştirileri doğru mu, ona bak ve doğrularından faydalanmaya çalış.

Demirel: Kapkaç, hırsızlık, soygun… AB’den de önemli

Sayın Demirel… Bunca yılın deneyimi ile söyler misiniz, Tayyip bey başını yastığa koyunca ne düşünmeli?
– Şunu… Yönettiğim ülke rahat mı?
Rahat mı sizce?
– İşte düşüneceksin… Yönetilebiliyor mu?
Lütfen konuyu açar mısınız?
– Türkiye daha uzunca bir süre büyük şehirlerdeki, özellikle İstanbul’daki kapkaç, hırsızlık, soygun olayına dayanamaz… Bulunuz çaresini… Bu diğer meselelerin tümünden önemlidir… AB’den de önemlidir.
Tayyip bey yatınca bunu düşünmeli… Başka?
– Rejimde istikrarsızlık getiren, büyük şehirlerdir… Bu konu dün çeşitli şekillerdeydi… Bugün tamamen halkın huzursuzluğuna döndü… Halk çok rahatsız. Tayyip bey elbette bildiği gibi yönetecek ama, yönetimin neticesi buysa, bu yönetim değil… Devlet niçin lazım?.. Can, mal, ırz güvenliği… Tanzimat fermanının birinci maddesi bu. İkincisi de açlığa çare… Bunlar aksarsa, kurallara dayalı rejimi yürütmekte sıkıntı çeker.
Tayyip bey ne yapmalı?
– İstikrar için her şey var… Seçimle gelmiş iktidar… Anayasa değiştirecek güç var… Tek parti hükümeti var… Hür yargı, polis, asker var… Jandarman var… Ama geri dönüp bakıyorsun… Büyük kentlerde, özellikle İstanbul’da olanlar önemsiz olaylar değil.
Tayyip bey daha daha neler yapmalı?
– İkinci olarak ne yapması lazım geldiğini kendisi söylüyor… Al, bak, Radikal gazetesinin manşetine… Tayyip bey, işsizlik konusunda başarısız olduk diyor… Kaç defa konuştuysam, sayın Başbakan’a bunu söyledim.
Ne dediniz?
– Dedim ki, Tayyip bey, adamın karnı tok olacak.

İnce sanat

Sayın Demirel. 6 kez gidip, 7 kez geldiniz. Hükümet etmek nasıl bir şey?
– Yönetme sanatıdır… İktidarı kullanma sanatı.
Bu sanat nasıl icra edilir?
– İktidar benim, kimse benim işime karışmasın diyebilirsiniz. Bunda, şeklen de haklısınızdır… Ama senin işine karışılmasını devletin yeni tarzı getiriyor.
Bu durumda iktidar etme sanatının incelikleri neler?
– Bir tezatı anlatmak istiyorum.
Nedir?
– Anayasa bir yandan siyasi iktidar hakkında kayıt koymuş, bir taraftan da kurullar için kayıt koymuş… Kurulların yerini tarif etmiş.
İktidar etme sanatı?
– Kurumların yerinde durabilmesine, görev ve yetkilerini iyi anlayabilmesine ve kendilerine verilen öneme bağlı… Belki karışık görünüyor ama… İnce sanat gerektiriyor.
Nasıl icra edilecek?
– Uzlaşmayla… Batılılar bize diyor ki, uzlaşmayı bilmiyorsunuz.
Bu ince sanatı biraz daha açsanız.
– Meşruiyetin kaynağı halk. Ama bu bir Anayasa devleti. Yetkiyi, uyum içinde kullanırken, sanki devletin diğer organlarını tepenize çıkarmışsınız, siz iktidarsız kalmışsınız gibi bir duruma düşürmeyeceksiniz… Sanat bu.
Bu sanat nerede öğretilir?
– Devlette.
Okulu?
– Devlet kadroları ve siyaset… Bu sanat, ehliyeti beraberinde getirir. İyi icra edilmezse, yönetim zaafı çıkar ve derin devlet devreye girer.

Bayrağa saygısızlık… Halkın tepkisi… Ve derin devlet

Hastalıktan yeni yeni çıkmakta olan Demirel ile yaptığımız sohbetin bir bölümü “bayrak.”
“Şu kadarını” söyleyelim Demirel “konuyu” çok önemsiyor. Elbette bütün Türkiye de önemsiyor ama…
Demirel’in önemsemesinin “önünde, arkasında” çok şey var.
Konuşmanın bir yerinde Demirel dedi ki:
“…. böyle olaylara aman dikkat… Öyle bir infiale yol açar ki… Ülke yönetilemez duruma geliverir… Hani, derin devlet konuşuyoruz ya… Böyle şeyler onların tümüne güç verir… Cesaret verir… Olayı anında bastıracaksın… Tepkini anında vereceksin… Duruma anında hakim olacaksın… Yoksa…”

Menderes, Demirel, Recep Tayyip Erdoğan

Sayın Demirel… Menderes de siz de “madem ki iktidarım, her şey benden sorulur, ben yaparım” dediniz.
Evet, Menderes de jakobendi, ben de… Böyle dedik… Şimdiki iktidar da jakoben.
Baştan başlayalım… Menderes’ten.
– Adnan bey bir sel gibi geldi… Tek partiyi devirdi… Tek partiyi devirince, o dönem, tek partinin bütün kurumlarıyla karşı karşıyasın… Bürokrasiyle, askeriyeyle, her şeyiyle… Zaten bir türlü de uyum sağlayamadı.
Yıl 1965… Bu defa siz geldiniz.
– Yüzde 53 oyla geldik… Meclis kürsüsüne çıktım, duvardaki yazıyı gösterdim… Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir… Meclis’e dedim ki… Beni buraya getiren bu yazıdır.
Sonra?
– Dedim ki… Millet iradesi üstünlüğünü biz kullanacağız.
Sonra?
– Dedim ki… Ankara’ya emniyet müdürü tayini bana aittir… Ben tayin edemiyorsam, o zaman Ankara emniyetinden, hükümet olarak beni sorumlu tutamazsınız.
Sonra?
– İyi de kim sorumlu olacak?
Kim?
– Birisinin sorumlu olması lazım… Demek ki, Ankara emniyet müdürü tayinine engel olmak da yanlış, meseleyi bu biçimiyle ele almak da yanlış… Yapamadık.
Sonuç?
– Kurumlar var ya… İş, o kurumlar ile siyasi iktidarın karşı karşıya kalmasına döndü.
Bugün Tayyip bey ne yapmalı?
– Tayyip bey ülkeyi bildiği gibi yönetmeli… Yalnız dönüp bakmalı… Geçmişe… Yaşananlara.

Evde patron Nazmiye hanım

Aile fotoğrafı çekerken sorduk:
Hanımefendi, eşinizi kaç yıldır tanıyorsunuz?
Nazmiye Demirel kahkahayı bastı:
– Şimdi sorduğun şeye bak… Çok eskiden beri.
Ne kadar eskiden? Bu defa kahkaha sırası Demirel’de:
– Yüz yıldır.
Demirel’in bu sözleri üzerine, Nazmiye hanım elini kaldırdı. Süleyman beyin yanağını okşadı. Süleyman bey de onun.
Hanımefendi, evde hiç tartışma çıkar mı?
– Bak şimdi sorduğun soruya… Böyle şey sorulur mu?
Neden sorulmasın?
– Tartışma çıkmayan ev olur mu?
Sizin evdeki tartışmalarda, size göre, kim haklı?
Yanıt, Süleyman Demirel’den geldi:
– O haklı… Daima Nazmiye haklıdır.
Sayın Nazmiye Demirel… Evde kimin sözü geçer?
– Bak yine neler soruyorsun?.. Kimin sözü geçer acaba?
Demirel:
– Kimin olacak, evde daima Nazmiye’nin sözü geçer.
– Gerçekten mi? Nazmiye hanımın yanıtı:
– Siyasette, Demirel’in sözü geçer… Eve gelince… Eee, Demirel, Yavuz’a cevap ver bakalım.
Süleyman Demirel:
– Verdim ya. Senin dediğin oluyor.

‘X… Ğ… W…’

Güven Hastanesi’nden taburcu edilmeden önce, doktorlar topluca Demirel’in odasına gelmişler.
Demirel sormuş:
– Sayın doktorlar… Ben ne zaman ziyaretçi kabul etmeye başlayacağım? Hemen başlayabilirsiniz… Ama ziyaretçileri isim sırasına koymak kaydıyla.
– Nasıl bir sıra?
– İlk hafta, ismi “X” ile başlayanları kabul edeceksiniz… İkinci hafta “Ğ” ile başlayanları… Üçüncü hafta ismi “W” ile başlayanları.
– Yani siz benim, üç hafta daha ziyaretçi kabul etmeme izin vermiyorsunuz?
– Siz de anlayış gösterirseniz öyle düşünüyoruz efendim.

Demirel, hastaneden “taburcu” olduktan sonra, “ilk hafta” kimseyle görüşmedi. “İkinci hafta” ziyaretine biz gittik.
Biz gitmeden önce özel doktoru Aylin Cesur demiş ki:
– Efendim… Doktorlar heyeti demişti ki… İlk hafta X… İkinci hafta Ğ… Üçüncü hafta W… Yani üç hafta ziyaretçi yasağı.
Demirel gülmüş:
– Yavuz’un adı eskiden Ğ ile başlıyordu… Yani Ğavuz’du.

Halk patlarsa derin devlet güçlenir

Org. Büyükanıt’ın konuşması neden önemli

Org. Yaşar Büyükanıt’ın “Güneydoğu yıllarını” iyi biliyoruz.
Diyarbakırspor maçlarına giderdi.
Tribünler “Yaşar Baba” diye bağırırdı.
Beldeye, köye, mezraya giderdi.
Halk “Baba” diye eline sarılırdı. Görev yaptığı dönem “PKK’nın gemi azıya aldığı” dönemdi.
Org. Büyükanıt “yerinde durmayan, kabına sığmayan, sürekli arazide olan” bir askerdi.

Ve Org. Yaşar Büyükanıt konuştu. “Neden” konuştu?
Demirel kendisini “iyi tanıyor.” “Çok eskiden… Alt rütbelerden” beri izliyor.
Efendim, Org. Büyükanıt neden konuştu?
– Devletin organları var, siyasi iktidarı da var, herkesin Anayasa’da belirlenen yeri var…. Herkes bu yerde durmalı…
Kara Kuvvetleri Komutanı niçin konuşuyor?.. Org. Büyükanıt’ın konuşmasına olan itirazlar doğrudur… Konuşsun efendim demek mümkün değildir… Önce bu itirazları kabulleneceksin ve sonra da düşüneceksin.
Neyi?
Demirel sustu.
“Düşünüyorum, sen de düşün” dercesine.

CEMAL GÜRSEL
Sayın Demirel, neyi düşünmek lazım?
– Konuşmasın tamam da… Şunu unutmayacaksın… Konuşan bu ülkenin Kara Kuvvetleri Komutanı’dır… Geçmişte de bunun birtakım izlerinin olduğunu bileceksin.
Yani?
– Bunun Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Cemal Gürsel’den başlayarak gelen birtakım izleri var… Cemal Gürsel de konuşmuştu… Dünü sakın unutma…

MEKTUP
Org. Cemal Gürsel ve “sonraki izler” bu yazının konusu değil.
Ama sadece bir anımsatma:
Bayar Cumhurbaşkanı, Menderes Başbakan’dı.
27 Mayıs 1960 öncesiydi ve Türkiye’de huzursuzluk vardı, öğrenciler sokaktaydı. Org. Cemal Gürsel (daha sonra 27 Mayıs İhtilali’nin lideri oldu, 1961’de de Cumhurbaşkanı seçildi), Cumhurbaşkanı Celal Bayar’a “siyasi içerikli” bir mektup yazmıştı.

ÖYLE Mİ ACABA

Ve dönelim yine sohbetimize.
Demirel:

– Bu Kara Kuvvetleri Komutanı ne diyor?.. Ona bir bakın… Konuşmanın içeriğine dikkat edin… Eğer dediği şeyler “efendim konuşmasa da olur, ne gerek vardı, ona ne”
denecek cinsten şeylerse, mesele yok… Ama durum öyle mi acaba?

SORULAR…

Süleyman bey:
– Durum farklı bir durum… Komutana “sen ne konuşuyorsun arkadaş” dediğiniz yerde, o önemli bir şey söylüyor… “Devletin Irak politikası yoktur” diyor… Anında “vardır” diyeceksiniz… “Devletin bir Kıbrıs politikası yoktur” diyor… Hemen “vardır” diyeceksiniz… Ve “politika şudur” diye göstereceksiniz… Bunları diyebiliyor musunuz?

IRAK’TA SÖZ KİMDE?

Süleyman Demirel:
– Ne diyor Kara Kuvvetleri Komutanı?.. Bizim Irak’ta bir sözümüz yok, sözümüz geçmiyor diyor… Sözümüz var diyebilecek misiniz?.. Soruyorum, diyebiliyor musunuz?

ZAAF

Sayın Demirel… Sonuç?
– Bu konuyu önemsiyorum zira…
Zira?
– Bu tartışma başladığı zaman yönetimde zaaf var demektir… İki gündür söylüyorum sana, yönetimde zaaf, derin devlete cesaret verir.
Efendim, sizin meşhur sözünüz, demokrasilerde çare tükenmez… Çare nedir?
– Çare kompromi… Büyük uzlaşma… Ama görünüyor ki uzlaşma, olması gereken zeminlerde olmuyor… Konuşma, müzakere, istişare, karşılıklı görüş alış verişi, kompromi asıl zeminlerinde gerçekleşmiyor.

“SÖYLEMEM GEREKİYOR”

Ne yapılması lazım?
– Daha iyi bir koordinasyon.

Kimin görevi?
– Başta siyasi iktidarın… Sonra Cumhurbaşkanı’nın… Şimdi “öyleyse gel, sen idare et” ithamıyla karşılaşacağımı biliyorum… Ama tepki de alsam, bazı şeyleri söylemek, bu ülkeye karşı sorumluluğum… Bunları söylemek bana düşüyor… Zira bunları görerek geldik.

Halk patlarsa derin devlet güçlenir

27 yıl önceydi. Sağ, sol çekişmesinin tırmandığı dönemdi.
Kars Kalesi’ne orak, çekiçli bayrak çekme girişimleri oluyordu.
Ecevit, Adalet Partisi’nden “Bakanlık koltuğu için ayrılan” milletvekilleriyle eksiğini tamamlayıp, hükümet ediyordu. Yakın siyasi tarihin “Güneş Motel olayı” ya da “11’ler hükümeti.”

İstikrarsızlık büyüyordu. Asker de rahatsızdı.
Demirel “bayrak mitinglerine” karar verdi. Amacı, bayrak saygısızlıklarına “demokratik tepki, sivil tepki, kavgasız tepki” vermekti.
Yoksa tepki ya “askere” kalacaktı. Ya da “Ülkü Ocakları’na.”
Askerin tepkisi “demokrasiye fasıla” noktasına kadar uzayabilirdi. Ülkü Ocakları’nın tepkisi ise, o dönemde zaten sokaklarda akan kanın “oluk, oluk” hale gelmesi demekti.

Süleyman Demirel:
– 2005 yılında bayrak yakma girişimi çok önemsediğim bir olay… Kan beynime sıçradı, yerimde duramadım… 1978’de, bayrağa saldırı karşısında, Türkiye’nin 5 yerinde, peş peşe mitingler yaptım.
Galiba ilk miting Samsun’da olmuştu… Vidinli Otel’in önündeki büyük meydan tıklım tıklımdı.
– Bayrağa saldırı olan yerde, siyasetçi olarak yerinde oturamazsın… Tepkini anında koyacaksın… Gecikmeyeceksin.
Yoksa?..
– Sen konuşmazsan, başkası konuşur… Sen tepki koymazsan, saygısızlar cesaret alır… Bu iş tahmin edemeyeceğin kadar önemli.
Ne kadar?
– Halk tepki gösterir… Halk patlar… Bu infial yarın seni, ülkeyi yönetemez duruma getirir… O da kime güç verir, biliyor musun?
Kime?
– Derin devlete.

Başbakan kasap olmalı

Sayın Demirel, defalarca hükümet kurdunuz.
– Kurdum.
Gün oldu, şartlar gerektirdi, kabine içinde değişiklik yaptınız.
– Doğrudur.
Hükümette değişiklik yapmanın koşulları nedir?.. Ölçüsü nedir?.. Ve kabine değişikliği kolay mıdır?
– Kolay olduğunu söyleyen var mı?.. Buna kolaydır denebilir mi?
Öyleyse… Kabine değişikliği nasıl olacak?
– Kabine değişikliği yapmak hiçbir zaman kolay bir iş değildir… Fakat ihtiyaç duyduğun zamanda da yapmak gerekir.
İhtiyaç hali nedir?
– İhtiyaç hali şudur diye siyaset biliminde kalıplaşmış bir tanım yok… Olamaz da… İngiliz Başbakanlarından William Gladstone çok enteresan bir devlet adamı… Onun bir sözü çok önemli.
Nedir?
– Diyor ki… Prime minister to be a butcher… Yani… Başbakan kasap olmalı.
Sayın Demirel, siz kasap mıydınız?.. Turgut Özal da kabine değişikliği yapardı… Kasap mıydı?.. Ve Tayyip beye “kasap ol” mu diyorsunuz?
– Herkesin kendine göre bir yönetim stili vardır… Kimseye bir şey diyemem… Ama eğer kabinede değişim gerekiyorsa, bir ihtiyaç, bir yara var demektir… Değiştirirsin… Değiştirmez, işi uzatır ve çok beklersen, yara kangren olur.
Öneriniz?
– Öneri değil, genel yaklaşımı söylüyorum… İhtiyaç haline geldiği zaman, vakit geçirmemek lazımdır… Zira ihtiyaç demek, kabine en iyi şekilde işlemiyor demektir… İşletmek için, değiştireceksin.

İkinci kat ve doktor kameraman

Güniz Sokak31’e “ziyaretçi yasağı” sürüyor.
Demirel’in yaşamı bir süre daha “doktorların yakın gözetiminde” olacak. Sonra Demirel’i tutabilene aşk olsun. “Yasaklı eve” girişimizle ve evle ilgili birkaç ayrıntı.
Geçen hafta Çarşamba (23 Mart) akşamıydı. Demirel’le telefonla konuşuyorduk. Kendisini daha iyi hissediyordu. “Yarın gel” dedi.
Saat kaçta?
– Saat 11.30’da gel.
Bize ne kadar zaman ayıracaksınız?
– 45 dakika.
Fotoğraf.
– Yok, hayır, yalnız gel… Yanında kimse olmasın… Resim çekilmesini de istemiyorum.
Telefonu kapatacağımız sırada Demirel “bir dakika” dedi: Tabii kendi fotoğraf makineni, istiyorsan getirebilirsin.
Video kameramızı da getiririz.
– Onu kim çekecek?
Biz.
– O işten anlıyor musun?
Bu gece öğreniriz.
– Çekip ne yapacaksın?
ATV’ye veririz.
– O işe de mi bakıyorsun?
Neden olmasın.
– Ali’ye (Ali Kırca) gözlerinden öptüğümü söyle… 1975’ten beri tanırım.

Demirel, evin “ikinci katında” dinleniyor.
“Birinci kat” Baba’nın çalışma salonu. İkinci kat ise “özel… Aileye ait” bölüm. İkinci katın girişinde bir “sepet” var. Sepette de “galoş.”
Süleyman Demirel’in yanına ilk kez “ayakkabımızın üzerine galoş geçirerek” girdik.
Doktor Aylin Cesur:
– Ne olur kusura bakmayın… Ama bunu yapmaya mecburuz… Zira sağlık her şeyin başında.

Duvarlar Nazmiye – Süleyman Demirel çiftinin resimleriyle doluydu.
“Gençlik resimleri” de vardı. Nazmiye hanım, gençliğinde çok iyi otomobil kullanıyormuş. Ankara sokaklarında, direksiyonda Nazmiye hanım, onun yanında da eşi Demirel.
Süleyman bey, otomobil kullanmayı biliyor ama “kullanmamış.”
“Bayan şoför” kullanmayı tercih etmiş.
Demirel’le yan yana resim çektireceğiz. Yine yan yana video filmi.
İyi de kim çekecek?
Nazmiye hanıma “efendim, siz çeker misiniz” demek, ayıp olacak.
Doktora döndük:
– Aylin hanım, siz yapar mısınız?
Yaptı. Çekti. Evden çıkarken de bize şöyle dedi:
– Benim resim ve film çektiğimi ya foto muhabirleri ile TV kameramanları duyarlarsa… Ve bana “doktor hanım, ne zamandan beri bizim işimizi yapmaya başladın” diye kızarlarsa… Ne cevap vereceğim?

Bayrak… Zemin… AB…

Güniz Sokak31’de bayrak asılıydı. Demirel’le “Derin Devlet” sohbeti, bayrağın gölgesinde geçti.
Süleyman bey:
– Bayrak, 70 milyon Türk’ün özgürlüğünün sembolü… Bayrağa saygısızlık “varsın, bu defa oluversin” denecek cinsten bir olay değil… “Çoluk, çocuğun işidir, büyütmeye gerek yok” diye suskunlukla geçiştirilecek bir şey de değil… Bence asıl mesele çok daha derinde.
Yani?
– Mersin’de meydana gelen olayın zemini meselesi var.
Hangi zemin?
– Eğer AB üyesi olmak, Türkiye’nin iç düzenini, iç huzurunu, bölünmez bütünlüğünü tahrip edecekse, böyle bir şeye Türkiye talip olmamalı… Türkiye’nin tarihten, coğrafyadan devraldığı şartlar var… Türkiye farklı bir yer… Bunu kimse göz ardı etmesin.

Çikolata ve sarı leblebi

Güniz Sokak-31’in ikinci katında, sehpanın üzerinde “Vakko çikolata” da vardı, “Divan çikolata” da.
“Yurt dışından gelmiş” çikolata da.
Ziyaret yasak ama…
Yine de “bazı kişiler” eve gelebiliyorlar. Örneğin “hükümetten.” Örneğin “değişik çevrelerden.”
Bunların içinde “çikolata getiren” de var. Veya ziyarete gelmeyip de “çikolata gönderenler” oluyor. “Lüks çikolata paketlerinin” arasında, mütevazı bir kutu da “sarı leblebi” gördük.

Anadolu insanı “vefalı.”
Ve “sadık.
“Baba” diye yazmış:
– Senelerce buba, buba diye peşinden goşdum, durdum… Gendim için bir şey beklemedim… Buba, hastalanıp, yatağa düştüğünü öğrendim… Çam sakızı, çoban armağanı… Bizim gücümüz de buna yetiyor… Hediyemi kabul buyur.

Fukara köylünün yarım kilo sarı leblebisi, İsviçre’nin en pahalı çikolatasından daha tatlı olsa gerek.

Derin devlete tıbbi yorum

Fırat kıyısında kurt ile kuzu (25 Mart 2005 Cuma. Saat 11:30)

Telefonumuz çaldı. Arayan Süleyman Demirel’di:
Neredesin?.. Gazetede misin?
– Hayır efendim… Sizinle konuştuktan sonra Ankara’dan ayrıldık… Yoldayız… Şu anda Denizli’de.
Denizli ha… Fenerbahçe’yi fena yaptılar… Not alabilecek misin?
– Evet efendim.
Konuşmamızın bazı yerlerine eklemeler yapmak gerekiyor… Zira bunlar tarihe kalacak.
– Hazırız efendim… Not alıyoruz.
Seninle güvenlik konularını, büyük şehirleri, kapkaç, soygun, hırsızlıkları konuştuk… Bana “Tayyip bey ne yapmalı” diye sordun.
– Evet… Siz de yanıt verdiniz.
Yanıtlarıma şunu da ekle… Tayyip bey, ne yaparsa yapmalı ama, her şeyin sonucu ile ölçüldüğünü de unutmamalı.
– Yani?
Elbette bildiği gibi yönetecek… Ama sonra dönüp bakmalı… Sonuç nedir diye… Ve bir şeyi aklından çıkarmamalı.
– Neyi?
Dicle kıyısında bir kurt, bir koyunu yese, bunun hesabı Hazreti Ömer’den sorulur… Devlet sorumluluğu budur… Ne yapayım, kurt yemiş diyemezsin… En ufak bir şey olursa, hesabı “Emir” den sorulur.
– Emir kim?.. Başbakan mı?
İcranın başındaki insan.
Süleyman Demirel:
Bir şey daha var.
– Nedir?
Bana sordun… Tayyip bey ne yapmalı diye… O bölüme şunları da eklemek gerekiyor.
– Neleri?
Tayyip bey gündeminin ön sırasına işsizliği koymalı… İşsizlik yatırıma bağlı… Eğer Türkiye yılda 60 milyar dolar ihracat yaptıysa, bu geçen 2.5 yılın yatırımlarından dolayı sağlanmadı… Daha önceki yatırımların sonucu olarak bu başarı sağlandı… Yatırım, en öncelikli konu.

Demirel bize “iyi yolculuklar” diledi.
Ama telefonu tam kapatacağımız sırada “bir şey daha” ekledi:
– Tayyip bey, piyasa ekonomisinin şartlarını yerine getirmeli… Özelleştirmeyi ilerletmeli… Yerli ve yabancı yatırımcılar için, yatırım iklimi yaratmalı… Buna büyük ihtiyaç var.

Derin devlete karşı reçete (28 Mart 2005 Pazartesi. Saat 17:45)

Demirel’in telefonu gün boyunca çalmış. Demirel de bizi aradı:
Arayan, soran, SABAH’taki mülakatla ilgili olarak görüşünü belirtenin haddi, hesabı yok… Bazı şeyleri biraz da derinleştirmek gerekiyor.
– Neleri?
Kağıt, kalem al… Söylüyorum.

ROMA USULÜ
Demirel:
– İstikrar, bir ülkenin en önemli ihtiyacı… Bu demokratik istikrar olacaktır… Eğer demokratik istikrar sağlanamıyorsa, dünyanın her tarafında “Pax Romana” yani Roma usulü yönetime halk razı olur.
Nedir Pax Romana?
– Yumrukla, zorla, güç kullanarak yönetim… İş bir yere gelip dayanınca, toplum da buna razı oluyor.

ÜSTÜN İRADE
Demirel:
– Demokratik istikrarın en önemli şartı kurumlar devleti ile millet iradesi uzlaşmasıdır… Bundan kastımız şudur… Kurumlar, millet iradesini, üstün irade olarak kabul edecek.

UZUN LİSTE
Demirel’e sorduk: Derin devlet mülakatı üzerine sizi kimler aradı?
Liste uzun, veremem” dedi. Ve konuşmasını sürdürdü:
Eğer halka, cahil oy çoğunluğu diye bakılırsa, siyasi iktidara saygı eksik olacaktır… Burada çok hassas bir denge var.

DENGE
Demirel’in hassas dengesi:
Siyasi iktidar meşruiyetini ve gücünü halkın hür iradesinden alacaktır… Ve böylece ortaya çıkan bir siyasi iktidar “devlet kurumları da kim oluyor, ben her şeyim” demeyecektir.

TERAZİ
“Hassas denge” konusu önemli. Onun için “hassas terazi” konusuna devam edeceğiz. Demirel:
– Siyasi iktidar her şeyden sorumlu olacak… Bu sorumluluğu yerine getirirken göstereceği yüksek yönetim kabiliyeti ve uzlaşma, işleyen devletin ihtiyacını karşılayacak.

KALIN ÇİZGİ
Süleyman Demirel:
– 50 yıllık Türkiye tecrübesinde elit yani ülkenin aydını ve kurumları halkın iradesinin aşılmazlığını kabul etmek yerine zaman zaman onu ve çıkardığı kadroları küçümsediler… Bunun altını çiziyorum… Ama bir şeyin daha altını çizeceğim.

İKİNCİ ÇİZGİ
Demirel’in “altını çizdiği” husus:
– Halkın içinden gelen siyasi iktidarlar da, referanduma dayalı Anayasası bulunan ülkede, kurumların da halk kaynağından meşruiyet aldığını anlamakta zaman zaman geciktiler.

REÇETE
Bütün bunlar yine “hassas dengeler.”
Buna derin devlete karşı “demokratik reçete” de denilebilir.
Ve Demirel’in ağzından reçetenin bir başka bölümü:
– Demokratik istikrar Anayasa ve millet iradesi üstünlüğüne dayanacak… Demokratik devlet ahenk içinde görevini yapacak.

SON SÖZ
Ve “reçetenin” sonu…
Süleyman Demirel:
– Son zamanlarda çok konuşulan bir deyim var: Yönetilememiş ülkeler… Başarısızlığa uğramış yönetimler… Failed States… Benim son sözüm şu: İyi yönetim, istikrarın ruhudur… Derin devletin yolunu kesecek ilaç da budur.

Derin devlete tıbbi yorum (28 Mart 2005 Pazartesi. Saat 19:30)

Güniz Sokak-31’in telefonları kitlendi. Demirel’i “çeşitli çevrelerden, çeşitli illerden” arayan arayana…
Sabah erkenden SABAH’ı okuyan, Demirel’in “derin devlet” değerlendirmelerini öğrenen, telefona sarılmış. Demirel de bizi aradı. İşte, röportajın yayınlandığı ilk günün sabahındaki “sıcağı sıcağına” konuşma.

Demirel:
– Konuşmamız herkesin ilgisini çekmiş… Bunun sebebi var.
Nedir?
– Derin devlet ve devletlerin çöküşü, yüzyılın meselesi… Ukrayna… Kırgızistan… Hep bu.
Sayın Demirel, derin devletin varlığını ne zaman fark ettiniz?
– 1979’da, devlet yönetimi yeniden elime geçince derin devletin farkına vardım.
Nasıl?
– Ben şunu savunageldim : İşleyen devlet, işleyen demokrasi, işleyen ekonomi… Ama bir türlü devleti işletemiyoruz.
Neden?
– Derin devlet, kurtarıcı rolüne soyunuyor.
Öyleyse, işleyen devlet nasıl olacak?
– İşleyen devlet, halkın devlete olan güvenine bağlı… Bu olmazsa, halkın demokrasiye olan güveni de sarsılıyor… Ve yönetmek zorlaşıyor… Yine derin devlet, devreye giriyor.
Demirel:
– Devlet, sadece bir hukuk olayı değildir… Hukuk ve siyaset birlikte yürüyecek.

Demirel bir süresidir doktorlarla içli, dışlı. Belki o yüzden olsa gerek, derin devlet konusuna, Demirel’in “tıbbi pencereden” bakışı:
– İnsan üşütünce orasında, burasında ağrılar başlar… Öksürük, ateş, halsizlik… Yönetim zaafı ile de devlette hastalık başlıyor… Ve derin devlet “ilaç benim” diye devreye giriyor.

Parti nasıl yönetilir?

Sayın Demirel… Meclis’te, büyük grupların yönetimi zordur… Bunca yılın deneyimi ile söyler misiniz, kalabalık gruplar nasıl yönetilir?
– Bunun kuralı yok… Yönetirken, adil olmak lazımdır… Yönetici, tasarruflarında haklı olmalıdır… Kendine göre değil, herkese göre haklılık.
Lider bazen “beğenmeyen istifayı versin, gitsin” der mi?.. Siz de belki geçmişte “isteyen gitsin” dediniz… Yani Adalet Parti’den kopma olayı… Demokratik Parti’nin doğuşu.
– Hayır… Ben bir olayla karşı karşıya kaldım.
Hangi olay?
– Seçildik, geldik. (1969 seçimleri) Yüzde 47 oy almıştık… Meydanlara arkadaşlarımla birlikte çıkmıştık… Seçimin üzerinden 3 ay geçmişti… Bütçemizi yaptık… Arkadaşlarımızın bir kısmı, bütçeye oy vermedi.
Ve hükümet istifa etmek zorunda kaldı.
– Doğru… Partiden kopmalar oldu… Ama “isteyen gitsin” demedim… Nitekim giden arkadaşların çoğunu daha sonra partiye geri aldım.
Büyük grupların yönetiminde parti başkanının üslubu nasıl olmalı?
– Bir İtalyan Başbakanı vardı… Dışişleri Bakanlığı da yapmıştı… Öldürdüler… 1971’de, bizim partinin içinde sıkıntılar olduğu zaman Türkiye’yi ziyaret ediyordu… Bir şey söyledi, hiç unutmam.
Ne demişti?
– Dedi ki… Parti içi problemlerden dolayı ne diye telaş ediyorsunuz?.. Benim partimde 4-5 ayrı grup var… Ben bir şey yapacağım zaman o grupların liderleriyle konuşurum… Siz de böyle yapın.
Yani parti içinde hiziplerin olması doğal.
– Evet, doğal… Fakat.
Fakat… Nedir?
– Hizipler, partiyi yönetilemez hale getirmemeli… Disiplinden mahrum hale getirmemeli… Yoksa parti, parti olmaktan çıkar.

Turpun büyüğü heybede (29 Mart 2005 Salı. Saat 11:15)

Derin devlet dizisinin ikinci günü, Demirel’in telefonları yine kilitlenmiş. Ve “değişik çevrelerden” çok kişi “dizinin daha sonraki bölümlerinde neler yayınlanacağını merak ettiklerini” söylemişler.
Demirel’e sorduk:
– Meraklılara ne dediniz? Süleyman bey güldü:
– Turpun büyüğü heybede.
“Hikayeyi” Demirel anlattı. “Bu bir Aydın deyimidir” diyerek.
Köylü, Aydın pazarında turp satıyormuş. Müşteri gelince önce ufak turpları çıkarıyormuş. Müşterinin biri “bu turp büyük” diye yüzünü buruşturup, yürüyünce…
Köylü, arkasından seslenmiş:
– Hele dur bey… Turpun büyüğü heybede.
Süleyman Demirel:
– Demokratik istikrar korunamazsa… Yönetimde zaaf belirirse… Turpun büyüğü ortaya çıkar.
Turpun büyüğü derin devlet mi?
– Evet. Sana günlerdir anlattıklarım 624 yıllık Osmanlı döneminin ve sonra da Türkiye Cumhuriyeti’nin özetidir… Ana tez şudur: Bu devlet ayakta durmalı… Anlattıklarım bu yolda 50 yıl hizmeti geçen bir adamın gözlemleridir.

Ayrıntılar

Süleyman Demirel’in önünde “yabancı dergiler” vardı. Ve bazı kitaplar.
Örneğin: “Çanakkale-Acı İlaç-18 Mart 1915-9 Ocak 1916.”
Bir başka kitap:
“Allies-William Scawross… The US. Britain, Europe and The War Iraq.”
Bir kitap daha:
“Fuzuli’nin Su Kasidesi ve Şerhi.”
Sonra “tarih kitapları.”
“AB” ile ilgili kitaplar.

Demirel’in önünde bazı “tutanaklar” gördük. TBMM tutanakları.
Demirel “Meclis’i gözetliyor.”
Meclis kürsüsünde konuşulanlarla “çok ilgili.”

Bir “ayrıntı” daha… 1 saat 15 dakikalık görüşmeden ayrılırken Demirel dedi ki:
– Süre bitti ama söz bitmedi… Konuşacağımız çok önemli bir konu daha kaldı. O konuyu “daha sonraya” bıraktık. Zira doktorlar “daha fazla yorulmasına” izin vermiyorlar.

Önce brifing

Sayın Demirel… Konumuz 28 Şubat… Ne oldu, neden oldu, nasıl oldu?
– Türkiye, sayın Necmettin Erbakan’ın kurduğu hükümet tarafından yönetiliyordu… Ve asker, kendi içinde, fevkalade rahatsızdı.

Hemen bir “parantez” açalım.
Erbakan 28 Haziran 1996’da hükümet kurdu. (Refahyol) 8 Temmuz’da güvenoyu aldı. 278 kabul, 265 ret. Ve “süreç” işlemeye başladı.
“Derin devlet” rahatsızdı.

Rahatsızlık, hükümetin güvenoyu alışının üzerinden henüz bir ay bile geçmeden MGK’ya getirildi.
3 Ağustos 1996’da, Deniz Kuvvetleri Komutanı Org. Güven Erkaya MGK’da konuştu:
– Türk Silahlı Kuvvetleri ülkenin aydınlık geleceğidir… Şimdi buraya, bizim içimize de el atılıyor.
Cumhurbaşkanı sordu:
– Kim?
Org. Erkaya:
– İrtica.
Başbakan Erbakan, cevap vermek üzere söz aldı.
Başbakan konuşurken, Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hikmet Köksal, Prof. Erbakan’a şöyle dedi:
– Sizin bu şekildeki beyanlarınız onlara cesaret veriyor.
Cumhurbaşkanı Demirel “konuyu kapattırdı.”

Derin devlet fokur fokur
1996 böyle geçti.
1997’ye girildiğinde “derin devlet fokur fokurdu.”
11 Ocak’ta Prof. Erbakan, Başbakanlık Konutu’nda 55 tarikat ve cemaat liderine iftar yemeği verince…
“Gerilim” tırmandı. Artık “derin devleti tutabilene aşkolsun.”

Süleyman Demirel:
– Genelkurmay Başkanı bana geldi.
– Org. İsmail Hakkı Karadayı.
– Evet.
– Ne dedi?
– Bizi bir dinleyin dedi.
– Neler söyledi?
– Onları dinlemek için Genelkurmay’a gittim.

Brifing
– Sayın Demirel… Genelkurmay’da neler oldu?
– Ben vardım… Sayın Genelkurmay Başkanı vardı… 2-3 general daha vardı… Hepimiz 5-6 kişiydik… Bana brifing verdiler.
– Ne dediler?
– Türkiye’nin iç huzuru… İrtica… Laik Cumhuriyet’e yönelik tehditler.
– Siz ne dediniz?
– Ne biliyorlarsa söylemelerini istedim.
– Söylediler mi?
55 olay anlattılar… Yer, zaman göstererek… Kanuna aykırılık belirterek.

55 olay
Süleyman Demirel:
– İşte o gün, orada derin devlet kavramının nasıl birşey olduğunu, bütün açıklığıyla, bir kez daha gözledim.
– Nasıl?
– Komutanlara dedim ki… Bu 55 olayla ilgili olarak suç duyurusu yaptınız mı?.. Derhal yapın… Aldığım cevap, derin devletin nasıl ortaya çıktığının göstergesi.

Demirel’e o gün, Genelkurmay’da “4 şey” söylenmiş:
1. Yargı, ceza vermekte çok gecikiyor… Mahkeme, yıllarca sürüyor.
2. Verilen ceza “caydırıcılığını” çoktan kaybetmiş oluyor.
3. Çok sık af çıkıyor… Ceza, önemini kaybediyor.
4. Zaten mahkum olanın bir kısmı da cezaevinden kaçıyor.

Demirel:
– Bunlar, devleti işlemez hale getirir… Devlet işlemeyince, zaaf ortaya çıkar… Zaaf da, derin devleti cesaretlendirir… Olay budur.

Ve 28 Şubat’ın gelişi

Sayın Demirel… Genelkurmay’dan çok gizli zarf geldi… Aldınız, ne yaptınız?
– Necdet, gel dedim.
– Merhum Necdet Seçkinöz… Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri.
– Evet… Necdet gel… Al bu çok gizli yazıyı… 55 olay var… Bizzat tek tek araştır… Derhal… Ve sonucunu bana getir.

Süleyman Demirel:
– Necdet Seçkinöz 55 olayı tek tek inceledi.
– Sonuç?
– 25’inde rivayet var… Dedim, dedi… Demiş, etmiş… Dedikodu… Somut birşey değil.
– Geriye kaldı 30 olay.
– Haaa, o önemli… 30 olayda önemli unsurlar var… Dikkate almam gereken şeyler… Ciddi.
– Ne yaptınız?
– Derhal, Başbakan Sayın Erbakan’a bir mektup yazdım.
– Yine gizli.
– Evet… Çok gizli yazışma.
– Mektupta ne dediniz?
– Bu 30 olayı çok önemsiyorum dedim… Asker rahatsız dedim… Devlet rahatsız dedim… Göz, kulak ol dedim… Uyardım.
– Sonra?
– Askere döndüm… Dedim ki, bana yazdığınız 25 olayın üstüne gidilmesini gerektirecek bir durum yok… Ama 30 olay önemli… Laik Cumhuriyet’e sahip çıkmak zorundayız… Hükümet’e yazdım… Takipçisi olacağım.
– Sonra?
– Sonra 28 Şubat geldi.
Süleyman Demirel:
– Açık söylüyorum, bu kadar yakından ilgilenmesem, bu ayrıntılara girmesem, olayın üzerine böyle gitmesem daha kötü şeyler olabilirdi.
– Yani derin devlet… Yani müdahale.
– Evet… Derin devlet olayı budur… El koyduğu zaman da adı derin devlet değildir… Devlet olmuştur.

Sonra “Çok gizli” mektup

Sayın Demirel… Genelkurmay’a gittiniz… Size 55 somut olay anlattılar… Sonra?
– Genelkurmay’da brifing verdiler… Dinledim… Konuştum ve sonra da onlardan birşey istedim.
Ne istediniz?
– Dedim ki… Bugün, burada bana anlattığınız herşeyi, yazıyla bildirin… Yazın, bana verin.
Kimler vardı?
– Genelkurmay Başkanı… Generaller… 5-6 kişiydik… Org. Çevik Bir de vardı.
Ne dediler?
– Ben “yazın, verin” deyince hoşlanmadılar.
Sonra?
– Ben devlet başkanıyım dedim… Devleti temsil ediyorum… Savaş halinde başkomutanlık konumundayım.
Sonra?
– Söyledim işte… Yazın, verin, tahkik edeyim… Gereğini düşüneyim dedim.
Sonra?
– Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı Karadayı, bana fevkalade yardımcı olmuştur… Olayın yerinde tutulmasında büyük rolü vardır… Tarih bunu böyle bilsin.
Sonra?
– Genelkurmay 55 olayı bana tek tek yazdı, gönderdi.
Gizli mektup.
– Evet… Bunlar devletin çok gizli yazışmalarıdır.

Demirel’in 28 Şubat’taki rolü…

Sayın Süleyman Demirel.
28 Şubat sürecinin ardından çok eleştirildiniz.
Eleştirilerin özeti şuydu:
– Demirel istese 28 Şubat’ı önlerdi… Koskoca Demirel, bunca yılın deneyimi ile, bu problemi çözebilirdi… Ama demokrat Demirel gitti, derin devletle işbirliği yaptı… Darbe heveslileriyle birlikte hareket etti.
Sayın Demirel, doğru mu?
İsteseniz, önleyebilir miydiniz? Böyle bir işbirliğine girdiniz mi?

Soruyu “aynen bu şekilde” Demirel’e sorduk.
“Sorun bitti mi” dedi.
– Bitti.
Öyleyse şimdi beni iyi dinle.

Süleyman Demirel:
– 28 Şubat darbe değildi.
Neydi?
– Ne hükümet görevden alındı ve ne de TBMM feshedildi.
28 Şubat’ta ne oldu?
– Devletin güvenliği sarsılır hale gelirse veya devletin birtakım görevlilerinde bu görüş hakim olursa, Milli Güvenlik Kurulu bunu gözardı edemez.
Konu MGK’ya ilk olarak nasıl geldi?
– Rejime yönelik tehdit var diye.

Süleyman Demirel:
– 28 Şubat ile ilgili tartışmalarda, atlanılan birşey var.
– Nedir?
– Prof. Dr. Necmettin Erbakan’ın kurduğu hükümet 28 Şubat’ta çekilmedi… 28 Şubat’ta birşeyler oldu da Prof. Erbakan
“öyleyse ben çekiliyorum” demedi… Onun için tekrar ediyorum… 28 Şubat, darbe değil.

Demirel “ajandasını” açtı:
– 28 Şubat’ta MGK’da konuşulanlar var… Alınan kararlar var… Altına atılan imzalar var… Başbakan’ın da imzası var… Bu kararları hükümet icra ediyor… Bu durumda, icrai bir fonksiyonu olmayan Cumhurbaşkanı nasıl derin devletle işbirliği yapabilir?

Demirel:
– 28 Şubat’ı geç… Mart’ı geç… Nisan’ı geç… Mayıs’ı geç… Hükümet 18 Haziran’da “istifa ediyorum” diyor… Bu darbe değil ki.

Tanklar kışlaya nasıl döndü?

28 Şubat “olayı” çok konuşuldu. “Çok” da konuşulacak.
28 Şubat 1987’nin Cumhurbaşkanı Demirel, aradan 8 yıl geçtikten sonra bugün “olayı” nasıl değerlendiriyor.
İşte Demirel’in “özet” yorumu:
– Devletin silahlı gücü fevkalade rahatsızdı… Dikkatle gözledim… 1960’taki, 1971’deki ve 1980’deki gibi bir rahatsızlık sözkonusuydu… Daha önceki 3 rahatsızlıkta da, devlete el koymuştu.
– Yani derin devlet işliyordu.
– Evet… Halaskar’ı zabitan… Kurtarıcılık… Vatan dara düştü, kurtaracağım.

28 Şubat’ta “asker, idareye el koymadı.” Olay, hükümetin “gönderilmesi” ile kapatıldı.
“Böyle işlerin” acısı, sancısı, spekülasyonu, siyasi etkileri çoktur.
Zira “sivil işleyişe bir kışla müdahalesi” sözkonusu.
Pekçok yazarın adının üzerine “çarpı işareti” konuldu.
Gazetelerinden “atılmaları” sağlandı.
Ama “asker, fiilen işbaşına gelmedi… Meclis kapanmadı… Partiler feshedilmedi.”

28 Şubat konusu açılınca…
“Sayın Demirel” dedik:
– Tanklar, Sincan’da kışladan çıkmıştı… Ama Kızılay’a, Meclis’e ilerlemeden, kışlanın diğer kapısından içeri girdi… Nasıl oldu?
Süleyman bey “anlatayım” dedi.
Ve gözlüğünü taktı.
“Gizli dosyayı” açtı.

Ve ok yaydan çıktı

Sayın Demirel, isteseydiniz önleyebilir miydiniz?.. İsteseydiniz REFAHYOL devam edebilir miydi?.. İsteseydiniz 28 Şubat fırtınasını dindirebilir miydiniz?
– Ok yaydan çıkmıştı.
– Nasıl?
– Mesele derin devletle sınırlı kalmamış ve halka inmişti.
– Açar mısınız?
– Prof. Erbakan sokaktan çok endişe etti.
– Size bunu söyledi mi?
– Evet… Akşamları lambalar sönüp, yanıyordu… Erbakan gerginliği gördü… Gerginlik, onun tabiridir… Sokağın gerginliği, Başbakan’ın endişesini artırdı ve bana istifasını getirdi… Yani… Artık çok geçti… Ok yaydan çıkmıştı.

Kovulan gazeteciler “Derin devletin yan icraatı”

Sayın Demirel… 28 Şubat sürecinde bazı yazarlar “kara listeye” alındı… İşsiz kalanlar oldu… Gazete değiştirenler de… İsim isim biliyorsunuz.
– Hepsini tanıyorum.
– Ne diyorsunuz?
– O konu büyük politikanın içinde yok.
– Yani?
– Milli Güvenlik Kurulu politikasında yok… MGK’da kabul edilip, icra edilmesi için imzalanan 18 madde içinde yok.
– Ama ortada da işten atılan yazarlar var.
– Doğru… O konu yan icraat.
– Derin devletin yan icraatı mı?
– Öyledir… Onlara yönelik bir devlet politikası orta yerde yok… Ama sonuçta, senin dediğin olay oluyor… Kimin icraatı diye soruyorsun?.. Tekrar ediyorum, yan icraat.

Ana yüreği

Süleyman Demirel ile Güniz Sokak-31’in ikinci katında konuşurken kapı açıldı. İçeriye Nazmiye Demirel girdi.

Süleyman bey “sohbetin kesilmemesini, içeri kimsenin girmemesini” istemişti ama…
Nazmiye hanıma birşey diyemezdi.
Bayan Demirel bize sordu:
– Çocuklar aşağıda mı?.. Foto muhabirleri… Arkadaşların.
– Hayır efendim.
– Yani yalnız mı geldin?
– Evet efendim… Beyefendi böyle istediler… Birşey mi vardı?
– Ben de sandım ki arkadaşlarınla geldin… Foto muhabirleri de var… Onlara yiyecek birşeyler hazırladım… Foto muhabirleri çok yoruluyor… Aç susuz kalmasınlar… Eh ne olsa anneleri sayılırım… Ana yüreği.

Demirel’le dolu dolu derin devlet

Sayın Demirel… 1979’da azınlık hükümetini kurdunuz… Ve fark ettiniz ki bir derin devlet gerçeği var.
– Olay şöyle… Hükümeti kurduk… Türkiye bir topak şekere, bir kaşık yağa muhtaç… Bir bardak mazot yok… İşte o hükümet, 24 Ocak kararlarını alan hükümettir… Liberalizmin başlangıç tarihi.

EKONOMİ VE GÜVENLİK
Demirel:
– Hükümeti kurdum, fakat devlet işlemiyor… Sıkıyönetim var, ama İstanbul’da kan gövdeyi götürüyor… Türkiye’nin pek çok yerinde sıkıyönetim var ama asayiş bozuk.
Ne yaptınız?
– Komutanları topladım… Önümde iki sorun vardı… Ekonomi ve güvenlik… Ekonomide adım atıyorum, ama iç güvenlikte atamıyordum… İşler yürümüyordu… İşte derin devlet dediğim olay.

YAPAMAYAN GİDER
– Sonra sayın Demirel.
– Sıkıyönetim komutanlarını topladım… Genelkurmay Başkanı da vardı.
– Org. Kenan Evren.
– Evet.
– Ne dediniz?
– Sayın komutanlar… Sıkıyönetimden sorumlu olan hükümettir… Fakat işler yürümüyor… Huzuru sağlayacağız ve bunu hukukun içinde kalarak yapacağız… Bu görevin yapılması gerekiyor… Son sözüm şudur: Yapamayan gider, yapabilen kalır.

DEMOKRATİK OTORİTE
– Komutanlara başka bir şey demediniz mi?
– Söyledim… Ben icranın başıyım… Hükümet, ağlama duvarı değil… Hükümetin, yapamıyorum diye bir mazereti olamaz… Görev yapılacaktır… Sokakta huzur sağlanacaktır… Devlet, kaybolan demokratik otoritesini yeniden kuracaktır.

DERİN DEVLET
– Sayın Demirel… Komutanlarla konuştunuz… Ama işler yine yürümedi… Ve 12 Eylül müdahalesine kadar gelindi.
– Derin devlet, sadece devletin bazı kurumlarından ibaret değil.
– Başka ne var?
– Korku.
– Ne korkusu?
– Çökme korkusu… Bu korku derin devletin kökünde yatar… Aslında Müdafaai Hukuk hareketi de bir derin devlet olayıdır… Devlet çöküyor, kurtaralım… Devlet yapamıyor, bari biz yapalım.

ORG. NECDET ÜRUĞ
Süleyman Demirel:
– Toplantıdan sonra 1. Ordu Komutanı’na dedim ki: Necdet Paşa, gel Başbakanlık Konutu’na gidelim.
– Org. Necdet Üruğ… 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanı.
– Evet.
– Çıktınız… Başbakanlık Konutu’nda ne konuştunuz.

NEDEN?
Demirel’den, Org. Üruğ’a:
– Necdet Paşa, siz liyakat sahibi bir komutansınız… Sıkıyönetim neden akan kanı durduramıyor?.. Devlet neden sokağı kontrol edemiyor… Türkiye huzursuz… Bu huzursuzluğu gidermek Başbakan olarak benim görevim… Sıkıyönetimden de yine ben sorumluyum.

KOPUKLUK
– Sayın Demirel… Org. Necdet Üruğ ne dedi?
– Dedi ki: Elimizden geleni yapıyoruz… Büyük bir gayretle çalışıyoruz… Ama olmuyor.
Neden diye sordunuz mu?
– Elbette… Askeri yargı ile askeri idare arasında kopukluk vardı…
– Sonra?
– Genelkurmay Başkanı ile konuştum… Kopukluk giderilsin dedim.

MÜDAHALE
– Sonra ne oldu?.. Düzeltildi mi?
– Yasal düzenleme gerekiyordu… Meclis’ten yasa geçiremiyorduk… Derin devlet, derinden derine çalışıyordu… Çok daha sonra bana bazı şeyler söylendi ama açıklayamam.
– Ne gibi?
– Bekledik ki, müdahalenin şartları oluşsun gibi.
– Ve derin devletin varlığını dolu dolu gözlemlediniz.
– Hem de nasıl.

Ecevit’e suikast ihbarı

Sayın Demirel… 1977’de Ecevit’e suikast ihbarı oldu… O konunun derin devletle ilgisi var mı?
– Hayır… Olay şu… 5 Haziran’da seçim vardı… 3 Haziran’da da Ecevit’in Taksim mitingi… Ben Başbakan’dım… Fuat Paşa bana geldi.
– MİT Müsteşarı Fuat Doğu.
– Evet… Dedi ki: Miting sırasında, Sheraton Oteli’nin üst katındaki bir odadan Ecevit’e uzun menzilli silahla ateş edileceği şeklinde bir istihbarat var.

– Fuat Paşa’yı dinlediniz… Ne yaptınız?
– Düşündüm… Sonra Cumhurbaşkanı Korutürk’e çıktım: Sayın Korutürk… Şöyle bir durum var… Bütün önlemleri aldım… Genelkurmay, İçişleri ve MİT’e yazı yazdım… Ama kurşun öyle bir olay ki, bütün önlemlere rağmen, bazen hedefini bulur.
– Sonra?
– Dedim ki… Sayın Korutürk… Ortalığı ayağa kaldırmanın manası yok… Bu işi gizli tutalım… Ama sayın Ecevit’e de bilgi verelim… Mutabık kaldık.

– Sonra?
– Sayın Ecevit’e bir mektup yazdım… Devlet bütün önlemleri alıyor, sizin de bilginiz olsun diye… Bunu aldı, aciz hükümet diye ortalığa bir yaydı ki… O tarihte İstanbul’da 21 sol, 2 sağ örgüt vardı… Başbakan olarak, Ecevit’e o mektubu yazmam gerekliydi… Bu olayda derin devlet yok.

Derin devletle ilk tanışma

Süleyman Demirel “14 Ekim 1979’da seçim yapıldı” diye söze başladı.
Seçim “Senato üçte bir yenileme” seçimi ile “milletvekili ara” seçimiydi.
Adalet Partisi senato seçiminde yüzde 47 oy aldı.
Milletvekili seçiminde yüzde 55.
– Ve Başbakan Ecevit, Meclis’te çoğunluğu olmasına rağmen, Çankaya’ya çıktı. “Türkiye’yi yönetmek AP’ye düşer” dedi… İstifasını sundu.
– Sonra?
– Cumhurbaşkanı Korutürk de hükümeti kurma görevini bana verdi.
Demirel:
– Meclis’te 149 milletvekilimiz vardı… Ancak, azınlık hükümeti kurabilirdim… Milliyetçi Hareket Partisi ile Milli Selamet Partisi dışarıdan şartsız destek verdiler.
– Sonra.
– Hızla işe başladık… Ama baktım bir şey var… Daha önce görmediğim, duymadığım bir şey… Farklı bir durum.
– Neydi?
– İşte o derin devletti… Derin devletin varlığını o zaman fark ettim.

12 Eylül, saat 03:59

Süleyman Demirel derin devleti anlattı, anlattı ve “takvim” 12 Eylül’e kadar geldi, dayandı.
“Efendim” dedik:
– O gece?
– 12 Eylül gecesi mi?
– Evet.

Demirel:
– Saat 03:59’du… Televizyondan ilk beyanname okundu: Aziz Türk Milleti.
– Kenan Evren’in ihtilal beyannamesi.
– Evet… Artık o dakika itibariyle derin devlet olayı yok… İdareye el koyup, devlet oldu.

– TV’yi izlediniz… Eşiniz de izledi.
– Evet.
– Nazmiye hanım ne dedi?.. Siz ne dediniz?
– Dedim ki… Nazmiye… Su testisi, su yolunda kırılır.
– Hepsi bu kadar mı?
– Eh, bir şeyler konuştuk işte.

Nazmiye Demirel’den Süleyman Demirel’e:
– Eeee Demirel… Şimdi ne yapacaksın?
Demirel’den, Nazmiye hanıma:
– Nazmiye, bu bir sel… Selin önünde ne yapılır?
Demirel:
– Eşime bunu söyledim… Sel geldi… Devlet krizi.
– Direnmek falan hiç aklınıza geldi mi?
– Kime direneceksin?.. Benim, ikinci bir ordum mu var?.. Sel gelmiş, durdurma imkanı mı var?
– Nazmiye hanıma başka ne dediniz?
– Dedim ki… Bu da geçer yahu.
– Başka?
– Dedim ki…Devlet bunalımı… Memleket, millet için hayırlısı neyse o olsun… İnşallah bu olayın içinden de en hayırlı şekilde çıkarız.

– Sonra sayın Demirel.
– Bu sırada ezan okundu… Aptes aldım, namaz kıldım.
– Sonra?
– Geldiler… Naziktiler… Hamzakoy’a gideceksiniz dediler… Gittik… Hani sen geçen gün Orman Bakanı Osman Pepe ile helikopterle üzerinde uçtun ya… Çok güzel yerdir oralar… Şimdi yemyeşil.

“Aziz Türk milleti……”

12 Eylül’ün üzerinden “çeyrek asır” geçti. Ama 12 Eylül sabahı, ihtilal lideri Org. Kenan Evren’in okuduğu “bildiri” hala Demirel’in önünde.
Belki “yüzlerce kez” okumuş.
Demirel “o bildiriden” sonra “Hamzakoy’a, sürgüne” gitti.
Döndü, evinde “dört duvar arasındaydı.”
Ardından yine “sürgüne, Zincirbozan’a yollandı.”
Siyasetten yasaklandı.
İtildi, kakıldı.
Fakat “o bildiriyi” hiç unutmadı.
– Sayın Demirel… Bildiri?
– Aziz Türk Milleti diye başlıyor…. Dış ve iç düşmanlar… Devletin varlığı, rejimi, bağımsızlığı…. Fikri ve fiziki saldırı… Devletin başlıca organlarının işlemez hale gelişi…. Can ve mal güvenliğinin tehlikeye düşüşü…..
Demirel, bir çırpıda bildiriyi okudu.

***
– Sayın Demirel… Bildiri?
– Can ve mal güvenliği diyor… Çok önemli… Son 2 bin yıldır devletlerin çöküşü ve devrimler hep aynı şeyden dolayı oluyor… Can ve mal güvenliği… En önemli gerekçe.
Demirel:
– Bildiri diyor ki… Devlet güçsüz bırakılmış ve acze düşmüştür… Bu da çok önemli… Benim yönetim zaafı dediğim olay bu işte… Yönetim zaafı, derin devlete güç veriyor.

Demirel’in, çeyrek asır sonra, “kendisini indiren bildiriye” bakışı:
– Derin devletin gözüyle, yönetim krizi, devlet zaafı, bölünme ve çökme korkusu çok iyi yorumlanmış… Bildiriyi tartışırsın fakat realite de bu.

Derin devletin en kısa tanımı

Derin devlet röportajı sırasında belki sekiz on yerde Demirel bir “korkudan” bahsetti.
“Derin devleti besleyen” korkudan.
Örneğin “teyp kaydının” bir bölümü:
– Sayın Demirel… Tek cümleyle özetlemek gerekirse, derin devlet nedir?
– Derin devlet, normal devletin raydan çıkmış halidir.
– Devlet neden raydan çıkar?
– Korkudan.

– Sayın Demirel… Ne korkusu?
– Çökme… Devletin yıkılması.
– Bu korku neden?
– Korku, Osmanlı’nın dağılmasının sonucu… Cumhuriyet’i kuranlarda bu korku hâkim.

Demirel:
– Hufrei inkiraz… Yani uçurumun kenarına gelmek… Veya pençei izmihlal… Yani çökmek… Osmanlı yıkılınca bu iki korku zihinlere yerleşti…
– Sonra?
– Ve zihinlerden hiç çıkmadı… Derin devletin kökünde bu korku yatar… Çöküşün pençesine düştük, kalkın ey ehli vatan… Devlet çöküyor, biz kurtarıverelim… Olay budur.

Demirel: Neden konuştum?

Demirel neden konuştu?
Medyada, siyasi karargâhlarda, derin devlette, çeşitli yerlerde bu soru soruluyor.
Süleyman bey “Cumhuriyet’in hafızası.”
Devletin “kara kutu”su.
Derin devlet konusunda Baba’yı “kaşıdık”, o da konuştu.
“Soranlara” bunu söyledik.
Ama hâlâ soran sorana:
– Neden konuştu?
İşte Demirel’in “neden konuştunuz”a yanıtı:

Konuştum.
Türkiye biraz düşünmeli diye konuştum.
Türkiye daha iyi yönetilmeli diye konuştum.
Bu bir kişisel tartışma değil.
Polemik peşinde de değilim.
Bütün dünya bugün daha iyi yönetimin yolunu arıyor.
Türkiye de aramalıdır diye konuştum.
Daha iyi yönetilmek Türkiye’nin hakkıdır.

Konuştum.
50 yıllık çok partili siyasal yaşam deneyiminde herkes ders çıkarmalıdır diye konuştum.
Söylediğim sözlerin muhatabı şu kişi, bu kişi değildir.
Kimseyi kırmak, incitmek, küçük düşürmek peşinde olamam.
Geçmişin içinde, pek çok olayı bizzat yaşayan, devletin en üst noktasına kadar gelen bir adam, tecrübesini aktarıyor.
Kendim için değil, ülkem için konuştum.
Geçmiş hepimizin.

Gelecek de hepimizin olacak.

Evren: Derin devlet… Var… Bir realite…

Muğla, Gökova, Sakar Geçidi derken… Otomobilimiz çiçek kokuları arasında, Marmaris yolunda ilerlerken…
Etrafı seyredip “Ormancı” gibi, “Çökertme” gibi, “Bodrum Hakimi” gibi Muğla türkülerini dinlerken… Bir de baktık Armutalan’dayız. 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren’in evinin önünde.

30 Mart Çarşamba.
Saate baktık, 14.00. Oysa randevumuz saat 15.00’teydi. Çevrenin güzelliğini seyretmekten, saate bakmayı unutmuşuz.
Dedik ki:
– Biraz erken geldik… Kenan Paşa istirahatte olsa gerek… Biz biraz Marmaris’i, Armutalan’ı dolaşır, bir saat sonra döneriz.
Görevli güldü:
– Hayır, hayır… Bugün istirahati erken kestiler… Kalktılar, giyindiler, salonda sizi bekliyorlar.

Sağlıklı, neşeli, esprili…

“Nasıl buldun bizim buraları?.. Ankara soğuk mu?.. Bak buraya bahar çoktan geldi, yaza girmek üzereyiz” diye karşıladı.
“Gel, önce balkondan sana manzarayı göstereyim” dedi. Manzara müthiş.
Aşağıda Marmaris… Deniz… Portakal bahçeleri… Çiçekler… Kuşlar… Kelebekler.
“Burada resim yapılır” dedik. “Yapıyorum zaten, gösteririm” dedi.
Sonra da “kibrit kutusu gibi üst üste binaları” işaret ettik. Evler sanki “birbirinin içine girmiş” gibi.
– Paşam bu ne çarpık yapılaşma böyle? “Evet, öyle, görüyorsun işte” dedi. Sonra salona geçtik.
Kenan Evren:
– Sayın Süleyman Demirel’in anlattıklarını okuyorum.
Ne diyorsunuz?
– Sayın Demirel çok doğru söylüyor… Derin devlet bir realite… Derin devlet var… 14 Ekim 1979’da Cumhuriyet Senatosu üçte bir yenileme seçimi ile boş bulunan beş milletvekilliği için ara seçim yapılmıştı.
Evet… CHP kaybetmişti.
– CHP o zaman iktidardaydı… Sayın Ecevit de Başbakandı… 29 ilde seçim oldu… Adalet Partisi 33, CHP ise 12 senatör çıkardı.
MSP 4, MHP de 1.
– Öyle olmuştu… 5 milletvekilliğinin 5’ini de Adalet Partisi kazanmıştı.

Evet… Derin devlet

Evren Paşa anlatmaya devam etti:
– İşte o seçimden sonra sayın Ecevit, Başbakanlık’tan istifa etti… Hükümeti Süleyman bey kurdu… Ve bir şeyi fark etti.
Başbakan Demirel 1979’da neyi fark etti?
– Devletin, devletliğini kaybettiğini fark etti… Devletin, devlet hakimiyetini kuramadığını gördü… Yani sayın Demirel, 1979’da siyasi zaafı gördü… Yönetimin zaaf sergilediği yerde derin devletin kendiliğinden devreye girmiş olduğunu anladı… Doğrudur… Derin devlet vardır.

Kenan Paşa: Ordu adına Genelkurmay Başkanı konuşur

Sayın Kenan Evren… Sayın Genelkurmay Başkanı Org. Hilmi Özkök’ü izliyorsunuz.
– Elbette . . . 1980’de biz ihtilali yaptığımızda, Hilmi Paşa, yarbay rütbesindeydi… Milli Güvenlik Kurulu’nda görev yaptı… Çok sevdiğim bir komutan… Çalışkan, bilgili… İyi yabancı dili var… Deneyimli.
Sayın Evren… Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Sayın Yaşar Büyükanıt’ı da yakından tanıyorsunuz.
– Henüz ihtilal yapmamıştık… Ben Genelkurmay Başkanı’ydım… Yaşar Paşa, yarbay rütbesi ile Genelkurmay Harekat Başkanlığı’nda çalışıyordu… Dikkatimi çekti… Ve yanımdaki komutanlara dedim ki: Bu yarbaya dikkat edin… İstikbal vaat ediyor… İleride büyük komutan olacak.
Sayın Kenan Evren… Asker ve politika.
– Asker politikanın dışında.
Ama geçmişte politikaya müdahale oldu.
– Yönetimde zaaf vardı, derin devlet devreye girdi, müdahale edildi… O zaman öyle gerekiyordu, gereği icra edildi… Asker, siyasetin dışındadır.

Kenan Evren:
– Ordu bir şey söyleyecekse, bunu Türk Silahlı Kuvvetleri adına bir kişi söyler: Genelkurmay Başkanı… Eğer daha alt kademelerde konuşma yapılmaya başlanırsa, bu daha da alt kademelere kadar iner… Bakarsın Ordu Komutanları konuşmaya başlar… Kolordu Komutanları ben de konuşurum der… Bu olmaz… Çizgiyi çekeceksin… Ordu konuşacaksa, kimin konuşacağı bellidir: Genelkurmay Başkanı.

Uğur Mumcu… Nazlı Ilıcak… Armutalan…

Kenan Evren:
– 12 Eylül ihtilalinden sonra zaman zaman gazeteleri kapattık… Neden kapattık?.. Sana anlatacağım… Ama her şey geldi, geçti… Kapattığımız gazetelerin bazı yazarlarıyla daha sonra konuştuk… Buraya, evime geldiler.
Kimler?
– Nazlı hanım da (Ilıcak) geldi… Tanırsın, Nazlı hanım bir şeyi yazmayı kafasına koyduysa kimse engelleyemez… Onun yüzünden Tercüman’ı kapattık… İddialı bir yazar… Hatır için tek satır yazdıramazsın… Ama hapse de atsan, inandığını yazmaktan alıkoyamazsın.
Başka kimler geldi?
– Çook… Uğur da geldi.
Uğur Mumcu mu?
– Evet.
Ne dedi?
– İmam Hatip’ler üzerine yazıyordu… Hangi dönemde daha çok açıldı diye… Bizim dönemi de eleştiriyordu… Geldi, konuştuk.
Ne konuştunuz?
-Her şeyi… Bize karşıydı… Ama dürüst bir yazardı… İddiası, inancı vardı… Eğilmezdi… Bana bir şey daha söyledi.
Neyi?
– Dedi ki… Paşam, sizi eleştiriyoruz… Eleştireceğiz de… Bu arada, eleştirecek bir şey var mı diye özel yaşamınızı, ailenizi araştırdım… Bir yolsuzluk falan bulur muyum diye… Bulsaydım, yazacaktım… Ama bulamadım ve o yönünüzü de takdir ettim… Bunları yüzüme söyledi.
Ne dediniz?
– Çok düzgün bir yazardı… Gençti… Yazık oldu… Ziyadesiyle üzüldüm.

Evren: Artık kimse askeri müdahale beklemesin

Sayın Kenan Evren… Derin devlet?
– Sene 1979… 1980… Polis, polisliğini yapamıyor… Mahkemeler işlemiyor… Sokak gayri meşru güçlerle dolmuş… Yurtta huzur ve güvenlik kalmamış… Önüne gelen cinayet işliyor… Ya yakalanamıyor, ya cezaevinden kaçıyor.. Öyleyse, ne olacak?
Sayın Evren… Derin devlet?
– Devlet zaaf gösterirse, derin devlet müdahale eder… Etmiştir… Kimse “paşam müdahale etmeyin” demedi… Bilakis “edin… El koyun” denildi.
Kenan Evren:
– Türkiye bunları atlattı… Türkiye, büyük tecrübe sahibi oldu… Siyasetçiler yaşadılar, gördüler, deneyim edindiler… Herkesin, yaşanan olaylardan ders çıkarması lazım… Türkiye bir kurumlar devleti… Herkes kurallara uysun… Devletin kurumları işlesin… Bu işler uyum içinde yürüsün… Ve artık kimse Türk Silahlı Kuvvetleri’nden bir müdahale beklemesin… Ordu, milletin gözbebeğidir… Ve vatan savunması görevini yapmaktadır… Politikanın dışındadır… Orduyu kimse rahatsız etmesin… Herkes, kendi işini en iyi şekilde yapmaya baksın.

Evren, Menderes’i anlatıyor

Adnan Menderes 14 Mayıs 1950 seçimleriyle geldi. Çok büyük bir güçle iktidar oldu.
Demokrat Parti 408, CHP ise 69 milletvekilliği aldı. Menderes işe hızlı başladı. Halk seviyordu. İlk 4 yıllık icraatı başarılıdır. Büyük bir heyecan yaratmıştır.
1954’te yine genel seçim yapıldı. Menderes bir daha seçim zaferi kazandı. Demokrat Parti 305, CHP 31 milletvekili çıkardı. İşte o seçimden sonra Menderes, eski Menderes olmamaya başladı.
Çabuk kızıyordu. Her şey benden sorulur diyordu. Muhalefete, medyaya karşı hoşgörüsü yoktu. Siyasetin ipini gerdikçe, gerdi.

Ve sonunda baştan çıktı. Aşırı güç insanı baştan çıkarıyor galiba.

Evren: Devlet zaaf içindeydi… Biz geldik

Tarih 25 Kasım 1979. “6. Demirel Hükümeti” Meclis’te güvenoyu aldı. Hükümet hemen kolları sıvadı. Yeni bir ekonomik program (24 Ocak kararları) üzerinde çalışmaya başladı. İşte tam bu sırada… Komutanlar, Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’e bir “mektup” verdiler. (27 Aralık) Mektup “ülkenin gidişatını” eleştiriyordu.
Cumhurbaşkanı Korutürk bu mektubu “bir hafta sonra” açıkladı. (2 Ocak 1980) Komutanlar 4 Ocak’ta da Başbakan Demirel’e “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yasal ve icraya ilişkin isteklerini içeren” bir mektup verdiler.

“Çeyrek asır sonra” Marmaris’in Armutalan’ında Evren’e “o konuyu” açtık.
Siz Genelkurmay Başkanıydınız… Yazdınız… Verdiniz… Sonra?
Evet… Muhtırayı verdik… Sonra Kuvvet komutanları ile oturduk, konuştuk.
Ne konuştunuz?
– Dedim ki: Yahu, muhtırayı verdik ama yine Süleyman Demirel’e rastladı… Halbuki göreve yeni geldi… Suçu. Günahı yok… Ama ne yapalım ona rastladı.
Kenan Evren:
– Hakikaten, 1979’un sonunda kurulan hükümetin de, o hükümetin başkanı olan Demirel’in de bir suçu yoktu… Daha sonra da hep yanımızda oldu.
Demirel mi?
– Evet.
Nasıl?
– Sıkıyönetim Koordinasyon Kurulu toplantılarında Süleyman bey hep yanımızdaydı… Bütün Sıkıyönetim komutanlarına, hizmetlerinden dolayı takdir ve teşekkürlerini ifade etti.
Ama yine de…
– Evet… Ama ne yapsın, devlet işlemiyordu… Huzur ortamı yok olmuştu… Kan akıyordu… Sokakta güvenlik yoktu… Öyleyse ne olacak?
Ne olacak?
– Derin devlet fevkalade rahatsızdı… Herkes ordu müdahale etsin diyordu… Bir kişi çıkıp da, daha müdahalenin zamanı gelmedi demedi.
Sayın Evren, o süreçte Başbakan Demirel ile sık sık konuşuyordunuz.
– Elbette.
Süleyman bey durumun nereye doğru gittiğini görmüyor muydu?
– Görse ne çare?.. Süleyman Demirel’in de yapacağı bir şey yoktu… Kaymıştı… Devlet zaaf içindeydi… Gelmek gerekiyordu… Geldik.
Kenan Evren, Yeni Asır hariç bütün gazeteleri kapattırdığını, ancak eleştirilere rağmen hiçbir gazeteciyi mahkemeye vermediğini söyledi, “Ancak ailemi işe karıştırmadılar. Karıştırsalardı, galiba dava açardım” dedi.

Kenan Paşa’dan Tayyip beye: “24 saat bekle”

Kenan Evren sohbetin birkaç yerinde “elimde güç varken kendimi hep kontrol ettim” dedi. Sorduk: Kontrol edemediğiniz de olmadı mı?
Oldu… Bazen sinirlendim.
– Kime?
– Size.
– Yani eleştirilere.
– Evet… Kızmam yanlıştı… Eleştiriye açık olmak lazım… Aksi halde insan hataya düşer.
– Gazete kapattınız… Kendinizi kontrol edememekten mi?.. Sinirlenmekten mi?
– Birçok gazeteyi kapattık… Yeni Asır hariç, hepsi o kapıdan geçti.
Haklı mıydınız?
– O gün için evet. O gün öyle gerekiyordu… Türkiye’nin otoriteye ihtiyacı vardı… Ve başka türlü de otorite kuramazdık.
– Paşam… Eleştiri?
– Sinirlenmemek mümkün değil… Ama kızgınlığına esir olma… Tahammül et… Yararlan… Ve 24 saat tepki verme.
Kenan Evren:
– Askerlikte bir şey var… İç Hizmet Kanunu’na bile girdi. Bir konuyu, üst rütbeye şikayet edeceksen, 24 saat bekle… 24 saat geçmeden yap şikayet kabul edilmez.
– Neden 24 saat?
– Düşünürsün… Kendini kontrol edersin… Sakinleşirsin.
– Siz böyle zamanlarda 24 saat beklediniz mi?
– Çok dikkat ettim… İnönü, Süleyman Demirel de kendilerini kontrolde başar örnekler… Ama Menderes edemedi.
– Recep Tayyip Erdoğan?
– Tayyip bey bir-iki yıl sakindi… Şimdi basına çatmaya başladı. Ben kendisine derim ki, 24 saat bekle.
Evren “bir şey daha söyleyeceğim diye devam etti:
– Basınla kavga etme… Basınla fazla senli, benli de olma… Bence ölçü bu olmalı
– Gazetecileri mahkemeye verdiniz mi?
– Hayır. Hakaret eden bile oldu… yolladı. Kimi yayınladı, kimi yayınlamadı. Mahkemeye versem çok para alırdım. Vermedim… Ama bir şey var.
– Nedir?
– Bana çattılar. Aileme, çocuklar çok şükür bir şey söylemediler… Eğer işin içine ailemi karıştırsalardı durabilir miydim, bilmiyorum… Galiba mahkemeye verirdim.

Paşa kriterleri

Siyaseti, liderliği, meydanları, kırmızı plakalı makam araçlarını, siyasi gücün baş döndürücü etkisini falan konuşuyorduk. Kenan Evren dedi ki:
– Bir şey öğrendim.
Nedir öğrendiğiniz?
– Bak teker teker sayayım.
Ve parmaklarıyla saymaya başladı:
* Kendine elbette güveneceksin ama… Fazla da güvenme… Kendini kontrol et.
* Millet beni seviyor diye havaya girme… Menderes’i unutma… Millet beni seviyor dedi, kimseyi dinlemedi… İlk 4 yıldan sonra tökezlemeye başladı.
* Güç bende, her istediğimi yaparım deme.
* Muazzam kalabalıklar… Alkışlar… Elini sıkabilmek için birbirini ezen insanlar… Hatta, otomobilini havaya kaldırmak isteyenler… Bunlar etkileyici… İnsanı şımartıyor… Şımarma.
* Şımarmamaya çok dikkat ettim.
* Askeri yönetim 3 yıl sürdü… Daha fazla kalsaydım acaba ben de havaya girer miydim?.. Kim bilir… Belki.

Evren taraftar, Fener şampiyon

Sayın Evren… Maçları izliyor musunuz?
– Bizim Fenerbahçe iyi gidiyor… Fakat bazen tökezliyor… Tabii bu her takımda olur… Peş peşe güzel maçlar çıkarıyor sonra en ümit edilmedik yerde takılıyor… Fenerbahçe büyük takım… Avrupa’da da başarılar elde edip, dünya takımı olmamız gerekiyor. Futbolda şans faktörü önemli… Maçın yüzde 75’i güzel futbol, yüzde 25’i şans… Şans kime gülerse, o takımın işi kolaylaşıyor. İyi oynarsın… Şut üstüne şut atarsın… Direğe çarpar, döner… Direğin dibinden auta çıkar… Bunlar şanssızlık işte.
Süper ligde ipi hangi takım göğüsler?
– Elbette Fenerbahçe… Şüphen mi var?.. Ama Galatasaray şampiyon olursa, bir Fenerli olarak üzülmem.
Neden?
– Beşiktaş, 100. yılında şampiyon oldu… Bu yıl Galatasaray’ın 100. yılı… Büyük kulüplere, yüzüncü yıllarında şampiyonluk yakışır… Bunu bir Fenerli olarak hiçbir komplekse, kıskançlığa kapılmadan, içtenlikle söylüyorum.

“Ordu ne yapsın? Mecbur kaldı”

Sayın Kenan Evren… Genelkurmay Başkanı iken her sabah erkenden göreve geliyordunuz… Ülkede olup, bitenleri arkadaşlarımızla konuşuyordunuz… O sürece dair bazı ayrıntılara girer misiniz?
– Ayrıntı çok… Gün, gün belli… Hangisini istersin?
Fark etmez… Takvimden bir yaprak çevirin.
– Olur.
Kenan Evren:
– Ordu’nun Fatsa ilçesi… Çok güzel bir yer… Bilir misin?
Çok iyi biliriz.
– Orada Terzi Fikri diye biri çıkmış… Devlet benim diyor… Komite kurmuş… Fatsa’yı o komite yönetiyor… Ne yapılıp, yapılmayacağının kararını halk veriyor… Veya halk adına o komite… Yani kararı devlet vermiyor… Devlet otoritesi sıfır… Devletin kanunları Fatsa’da işlemiyor… Sana böyle yüzlerce örnek anlatırım… İster misin?
Bu sırada çaylarımız geldi. Marmaris koyuna bakarak çaylarımızı içerken… Kenan Evren sohbetin “bu bölümüne” noktayı koydu:

– Ne yapsın Türk Silahlı Kuvvetleri?.. Ordu, mecbur kaldı.

Evren’le derin devlet toplantıları

Sayın Kenan Evren… Derin devlet süreci nasıl işlemeye başladı?.. 12 Eylül müdahalesine adım, adım nasıl gidildi?
– Bedrettin Paşa sınıf arkadaşımdı… Aramızda özel bir dostluk vardı.
– Org. Bedrettin Demirel mi?
– Evet… Harp Akademileri Komutanı’ydı… Bir gün onu ziyaret ettim.
– Tarih?
– 12 Eylül 1980’den bir yıl önce.

ORG. BEDRETTİN DEMİREL

Genelkurmay Başkanı Org. Evren:
Bedrettin Paşa gidişat için ne düşünüyorsun?
Harp Akademileri Komutanı Org. Demirel:
– Komutanım, müdahaleden başka çare yok… Uzatmayalım… Mecburuz… Şart.
Org. Evren:
– Bedrettin Paşa böyle şey olmaz… Daha yapacak çok var… Bekleyelim… Neler olacak?.. Görelim.

ANKARA HAVASI

Kenan Evren:
– Bedrettin Paşa beni müdahaleye zorladı… Ama hayır dedim… Daha sonra, Ankara’da bizim arkadaşlarda bir hava hissettim.
– Nasıl?
– Sanki Kuvvet Komutanları bana bir şey söylemek istiyorlardı… Açılmak istiyor, açılamıyorlardı.
– Sonra?
– Bir gün Kuvvet Komutanları’nı topladım.

İLK TOPLANTI

Genelkurmay Başkanı Org. Evren:
– Bana bir şey mi söylemek istiyorsunuz?
Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Nurettin Ersin:
– Evet… Bir süredir imzalı, imzasız mektuplar alıyorum… Daha ne duruyorsunuz diyorlar?.. Müdahale etmemizi istiyorlar… Gidişat, müdahaleyi gerektirmiyor mu?.. Ülke uçurumun kenarında değil mi?

ÇEKİNCELER

Kenan Evren:
– Sonra diğer komutanlara döndüm… Baktım onlar da aynı şeyleri söylüyorlar… Müdahale edelim diyorlar… Ama ben yine tatmin olmadım… Çekincelerimi söyledim.
– Çekinceleriniz nelerdi?
– 27 Mayıs’ı (1960) gördüm, 12 Mart’ı (1971) gördüm… Müdahalelerin neler getirip, neler götürdüğünü biliyordum… Onun için müdahale yanlısı değildim.

GENİŞLETİLMİŞ TOPLANTI

– Değildiniz ama… Ettiniz.
– Ankara’da, Kuvvet Komutanları ile konuştuktan sonra bir karar aldım.
– Neydi?
– Ordu Komutanları ile konuşmak… Kuvvet Komutanları’nı da yanıma aldım… Ordu’lara gittik.
– Sonra?
– Ordu Komutanları’nı dinledim… Bununla da yetinmedim… Kolordu Komutanları ile konuştum… 8 Kolordu Komutanı’nı teker teker dinledim.

VE KARAR: MÜDAHALE

Kenan Evren:
– Tek bir Ordu Komutanı veya Kolordu Komutanı demedi ki “müdahale etmeyelim.” Hepsi de “müdahale şart” diye konuştu.
– Sonra?
– Ne sonrası?.. Artık sonrası mı kaldı?..
Sonrası 12 Eylül.
Evren: Devlet işlemeyince…

Güneşli bir Marmaris günüydü. Kenan Evren “yani ne olacaktı” diye sorarak, konuşmaya başladı:
– Polis polisliğini yapamıyor, öğretmen öğretmenliğini… Ortalık kan gölüne dönmüş… Herkes birbirine girmiş… Ortada sağlam olarak bir Ordu kalmış… Bozulmamış… Allah’tan ki bozulmamış… Ve müdahaleye mecbur kalmış.

Kenan Evren:
– Ordu müdahale etmiş ama, müdahaleden önce, gereken uyarıları da yapmış.
– Demirel’e mi?
– Çeşitli zamanlarda yapmış… Süleyman Demirel’den önce de ikazlarda bulunmuş…
– Kimlere?
– Ordu, Milli Güvenlik Kurulu’nda ikaz etmiş… Sıkıyönetim Koordinasyon Kurulu’nda uyarmış… Basında, rahatsızlıklarını belirtmiş… Hükümeti ve siyasi gidişatı eleştiren sözler söylemiş.
– Sonra?
– Ve derin devlet işlemeye başlamış.

Evren Paşa “devlet işlemeyince, işletecek bir güce ihtiyaç var” diye konuşmayı sürdürdü:
– İnanır mısın bazı senatör ve milletvekilleri bana geldiler.
– Genelkurmay’a mı?
– Evet… Gizli, saklı değil.
– Ne dediler?
– Paşam, bu Meclis artık Meclis’liğini kaybetti… Müdahaleden başka çare yok… İhtilal yapın… Müdahale edin… Bana bunu söyleyenler, bazı siyasetçiler.

Kenan Evren anlatıyor…

Bir gün, komutan arkadaşlarımı İstanbul’da topladım.
1. Ordu Komutanlığı Karargahı’nda. Uzun uzun konuştuk, karar aldık:
Cumhurbaşkanı’na bir uyarı yazalım. Ve yazdık. Müdahale etmemek için böyle bir yol uyguladık.
Ama bir netice çıkmadı. Sekiz ay bekledik.
Ölenlerin sayısı her gün artıyordu. İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa’da huzur yoktu.
Böyle durumlarda derin devlet işlemeye başlar.
Çok düşündüm, müdahale yapmasak ne olurdu diye.
İç savaşa giderdi.
Kars’tan otobüs kalkıyor, İstanbul’a gidecek.
Ama Erzurum’da otobüs taşlanıyor.
Onlar da Erzurum’dan geçerken, plaka değiştiriyorlardı.
Kars sol olmuş, Erzurum sağ.
Artvin’in dağına, beyaz taşlarla “Küçük Rusya” yazılmış.
Vali, kaldırtamıyor.
“Kaldırtacağım, yeniden yazacaklar” diyor.
Vali’nin bile korktuğu yerde derin devlet güç kazanır.
Yönetim güçlü olacak, zaaf vermeyecek ki, derin devlet işlemesin.
Hükümet ipin ucunu kaçırmayacak. Devlete hakim olacak.
Dizgini ne çok sıkacak, ne serbest bırakacak.
Devlet organlarıyla uyumlu çalışacak. Oy aldım, her şey benden sorulur, kimse işime karışmasın demeyecek.
Dönelim yine 12 Eylül öncesine. Mahkeme bir türlü bitmiyor. Hakim, kendi hayatından korkuyor, davayı uzatıyor.
Hakim, kendini reddettiriyor.
Bunların hepsi oldu.
Elazığ’ın bir ilçesinde kaymakam, evinin çatı katında yatıyor.
Sordurduk, niye çatı katında yatıyorsun diye.
Verdiği cevap şu:
Alt katta yatarsam camdan ateş edip, vurabilirler… Hayatımdan endişeliyim.
Bir ülkenin polisi bölünür mü? PolBir ve PolDer diye bölünmüşler. Polis, polisle çatışıyor. Başbakan’a dedik ki “böyle şey olmaz.”
Demirel kabul etti, hemen Meclis’e kanun tasarısı sevk etti.
Ama Meclis’ten geçiremedi.
Mersin, Adana, Eskişehir, Samsun, her yer rahatsızdı.
Ülke yönetimi zaaf içindeydi. Derin devlet, boşluğu doldurmak için sabırsızdı.
Cumhurbaşkanı seçilemiyordu.
Ben müdahaleyi geciktirdim. Ama sonunda başka çare yoktu, biz de yaptık.

Ressam Paşa’nın son resimleri

Ağaç resimleri, çiçek resimleri, manzara resimleri. Evren’in evi sergi salonu gibi.
– Paşam, hepsi de sizin yaptığınız resimler mi?
– Gel bak sana Kız Kulesi’nin resmini göstereyim… Tabii ki ben yaptım.
– Paşam, duvarda 20’den fazla resim saydık.
– İstanbul’da sergi açacağım… Bu resimler İstanbul’a gidecek.
– Kaç resim?
– 26.
– Ne zaman?
– Eylülde veya ekimde.
– Paşam, resimler kaç paraya satılacak?
– Resimlerin geliri son kuruşuna kadar eğitime gidecek…
– Eğitim her şeyin başı… Haydi gel şimdi seni yaptırdığım okula götüreyim.

Asker… Demokrasi… Uyum… AB…

Paşam… Yıl 2005… Asker ve politika… Demokrasi… Avrupa Birliği?
– Ordu, büyük Atatürk’ün ordusudur… Atatürk, Cumhuriyet’in temellerini çok sağlam atmıştır… Politikaya girecek olanlar, üniformalarını çıkarmışlardır… Ordu, siyasetin dışındadır… Ordunun demokrasiye inancı tamdır… Bundan kimsenin şüphesi olmasın… Artık darbeler, müdahaleler dönemi kapanmıştır… Ankara’dakiler uyum içinde çalışsınlar… Kurumlar ve kurallar devleti işlesin.

Kenan Evren’den sağlıklı yaşam reçetesi

Aylar oldu karşılaşmayalı. Marmaris-Armutalan’daki evinde Kenan Evren’i çok sağlıklı bulduk.

Görüntü, 88 yaşındaki insanın görüntüsü değil.
– Paşam, sağlıklı yaşamın sırrı nedir?
– Anlatayım.
Her sabah, sahilde bir saat yürüyüş.
Saat 09.00’da kahvaltı.
– Kahvaltıda neler var?
– 5 tane zeytin… Yeşil, siyah karışık… Bir dilim kızarmış kepekli ekmek… Yağsız peynir… Bir salatalık, bir domates… 1 bardak da çay.
– Ve kahvaltı tamam.
– Gerisi var… 3 kayısı… Ama günkurusu… 6 badem, 6 fındık, 3 de ceviz.
– Maşallah çeşit bol.
– Üç, dört türlü reçel… Ayva, kayısı, vişne gibi… Tabii çok az… Ve bir de bal… Şunu eklemeliyim, eve tereyağı hiç girmez.
Kahvaltıdan sonra sıra “günlük işlerde.”
Gazeteler okunacak. Resim yapılacak. Ve diğer meşguliyetler… Örneğin bir ziyaretçi gelebilir.
Saat 12.00’de öğle yemeği. Evren yemek saatleri konusunda titiz.
Yemekte beyaz et… Balık veya tavuk.
Zeytinyağlı sebze.
Ve salata.
– Arada bir kırmızı et yediğim de olur.
Yemekten sonra “öğle uykusu.”
Uykudan sonra meyve.
Veya tatlı.
– Ama hamur tatlısı yemem… Sütlü tatlı olacak… Dondurma da olabilir… Fakat, çikolatasız.
Akşam yemeğinin saati mevsime göre değişiyor.
– Kış mevsiminde saat 18.30-19.00’da akşam yemeğine otururum… Yazın 19.30-20.00’de.
Önce çorba.
Arada bir çorba yerine börek ya da makarna olabilir. Sonra zeytinyağlı sebze.
Ve ana yemek.
– Ana yemeğim balık veya tavuk.
Yemeğin üzerine, meyve.
– Meyve önemli… Yemek aralarında da meyve çok yararlı.
Öğle ile akşam arasında “bir öğün daha” var.
Saat 16.00 sularında “çay ve ev kurabiyesi.”
Bizim ziyaretimiz “bu öğüne” denk düştü.
Paşa’nın önüne “2 kurabiye” konuldu.
Evren, servis yapan görevliye talimat verdi:
– Yavuz misafir… Yoldan geldi… Ona 3 kurabiye verin.
– Sayın Evren… Sağlıklı yaşam formülünüzü yazacağız.
– Yürüyüş önemli, onu yazmayı unutma… Bir de kimse motorun bakımını ihmal etmesin.

Yaş 88…Motor bakımlı…

Kenan Evren 88 yaşında. Temmuzda 89’a girecek.
Kilosu, 12 Eylül 1980’deki kilosu.
– Hep aynı kiloyu korurum zaten… 74… 75…
Onun için 20 yıl önceki elbisemi şimdi giyebiliyorum.
Kalp “sağlam.”
Tansiyon “127” veya “137” ya da “138.”
Kolesterol… Kan değerleri “normal limitlerde.”
Ben doktor değilim… Ama şunu biliyorum… Vücudun içinde bir makine var… Otomobile nasıl iyi bakıyorsan, yağını, bakımını ihmal etmiyorsan, vücuttaki makineye öyle özen göstereceksin.
Sigara yok.
İçki de yok.
– Bazen dost masasında bir kadeh içki… Hepsi o kadar… Ama sağlıklı yaşam için suyu çok içeceksin.
Paşanın önem verdiği konulardan biri de, uyku saatlerine dikkat.
Aracı uzun süre kullanabilmen için, iyi bakman lazım… Vücutta da motor var… Bir gün fazla, bir gün az gaza basarsan motor şaşırır… İyi bakmazsan, yaşantına dikkat etmezsen, vücut da şaşırıyor… Sağlığın kıymetini bil, motoru ihmal etme.

Sokaktaki adam

Muğla’da sorduk, Marmaris’te sorduk. Armutalan’da sorduk, Beldibi’nde sorduk. Köylüye sorduk, kentliye sorduk.
Memura sorduk, emekliye sorduk.
– Kenan Evren ne yapıyor?.. Nasıl?.. Onun için ne diyorsunuz?
Kenan Evren’in otomobiliyle dolaştık. Yol kenarındakilerin ona bakışlarına dikkat ettik. Kırmızı ışıkta durunca, yanındaki araç sürücülerinin davranışlarını gözledik.
Gözlemimiz:
Sokaktaki adam, Kenan Evren’e karşı saygılı… Ondan övgüyle bahsediyor… Onunla aynı yörede yaşamaktan mutlu.
Bir ihtilal lideri, ihtilalden 25 yıl sonra bu ilgiyi görüyorsa, sormak gerek. Neden? İşte Muğla’da, Marmaris’te, köyde, beldede bunu sorduk. Gökovalı balıkçı Ramazan Üstün dedi ki:
– Beyim, adam çalmadı… Çalsaydı, bu dünyada ondan hesap soracak makam vardı?.. Üç kuruş tasarruf etmiş, onunla da mektep yaptırdı.

Derin bürokrasi

Kenan Evren’le birlikte, Marmaris’te yaptırdığı okulu gezdik.
“Okul yaptırandan Allah razı olsun” dedik.
Kenan Evren “aaah, ah” diye iç geçirdi:
– Yeni bir okul daha yapmaya niyetlendim… Ama inanır mısın, pişman oldum.
– Neden paşam?
– Bürokrasi yüzünden.
Marmaris-Armutalan’a “derin devlet” i konuşmaya gitmiştik.
Ama konu “derin bürokrasi” ye kaydı.
– Paşam, sorun nedir?
– Yeni okulu Muğla’da yapmak istedim… Arsa aradık, bulduk… Ama pahalıydı.
– Almaktan vaz mı geçtiniz?
– Hayır… Pazarlık ettik, tam alacaktık ki… Paşam dediler… Satın almayın… Milli Emlak’ın arazisi var… 49 yıllığına size kiraya verelim… Bunu herkese yapıyoruz… Özellikle de hayır işlerinde.
Kenan Evren:
– Talep benden gelmedi… Devletten önerdiler… Kabul ettim. Ve 24 Temmuz 2004’te, Ankara’ya yazı ile başvurdum.
– Sonra?
– Hükümet okul yapımını teşvik ediyor… Yapılan masrafı vergiden bile düşürüyor… Hükümet böyle diyor ama, sen gel bunu, bürokrasinin alt kademelerine anlat… Bürokrasi köstek… Hala temel atamadık… O formu doldur, bu evrakı yolla… Yahu, ne dediyseniz yaptım, daha ne istiyorsunuz?.. İnanır mısın, beni pişman ettiler.

Bu nasıl bürokrasi?

Marmaris’te, Kenan Evren’in yaptırdığı kolejin girişinde
“birkaç çam ağacı” var.
Bunlardan biri “eğilmiş.”
Her an devrilecekmiş gibi duruyor. Kenan Paşa:
– Allah korusun, fırtınada devrilebilir… Bir kazaya sebep olabilir.
Ormancılar gelmişler. “Bu ağacın kesilmesi gerekir” demişler. Ve Paşa’ya sormuşlar:
– Efendim, tehlike arz ediyor… Burada öğrenciler var… Bu ağacın kesilmesi şart… İzin verir misiniz?
Evren:
– Ben, olur, kesin, dedim… Ama kesilmedi… Kesemiyorlar. Ankara’ya sorulması gerekiyormuş. Sana başka bir çam ağacı göstereceğim… Kurumuş… Çürüyor… Ormancılar kesemiyorlar. Yine Ankara’nın karar vermesi gerekiyormuş… Ankara, buradaki valisine, kaymakamına, orman müdürüne güvenemiyor mu?.. Bu nasıl bürokrasi?

Bıktıran bürokrasi

Dağlar, tepeler, ovalar, yeşillikler, çiçekler, kuşlar, kelebekler, deniz, kum, güneş, köyler, allı güllü giysiler içinde köylü kızlar.
– Paşam, sanki cennet.
– Evet ama… Bu bürokrasi varken ne yerli girişimci yatırım yapar, ne de yabancı yatırımcı gelir… Bürokrasi herkesi bıktırıyor.
– Paşam, siz bile şikayet ederseniz… Başkaları ne yapsın?
– Burası turistik yer… Sık sık elektrik kesiliyordu… Yeni bir trafo gerekliydi… Sonunda 5 çarpı 5 metrekarelik bir yere, trafo temeli atıldı… 25 metrekare… Ama öyle kaldı.
– Neden?
– Beton dökülen yer, kayıtlarda ormanın mülkiyetinde görünüyormuş.
– Sonra?
– Bir yıl geçti… Bir şey yapılmadı… Orada ağaç yok, bağ yok, bahçe yok… Kuru arazi. Bir yıl sonra ben devreye girdim… Beni dinlediler, hak verdiler… Trafo yapımına izin çıktı ama… Tam 1.5 yılda çıktı.
– Yani toplam 2.5 yıl.
– Daha gerisi var… Trafo bitti, bu defa elektrik bağlamadılar… Yine bürokrasi… İnanır mısın, 3 yıl sonra elektrik bağlandı… Söyle şimdi, bu şartlarda kim yatırım yapar?

Evren’in plaketleri

Kenan Evren’in yaptırdığı okulda bir müze var. Müzenin duvarında da şu yazı: “7. Cumhurbaşkanımız ve kurucumuz Sayın Kenan Evren’e verilen hediyeler.”
Neler yok, neler? Yurtiçinden, yurtdışından. Plaket, hatıra eşyası, aklınıza ne gelirse. Evren’e takıldık:
– Plaketleri bir tekne ile açılıp denize atmamış mıydınız? Başladı gülmeye:
– Hayır… Hepsi burada…
Bana verilen hediyelerin bir kısmını da gördün, evde… Hiç denize atılır mı?.. Ben o sözümle bir mesaj vermek istemiştim.
– Nedir mesaj?
– Bu kadar plaket ne olacak?.. Plakete vereceğin parayla, bir öğrencinin ders kitaplarını al… Çocuk okut… Ağaç dik… Fukarayı doyur.

Derin Devlet

Derin devlet dizisi sona erdi. 6 gün Süleyman Demirel’i yazdık. 4 gün de Kenan Evren’i. En çok gelen sorulardan biri derin devlet dizisinin zamanlaması ile ilgiliydi. Neden şimdi?…

Tarihi Mektup
12 Eylül 1980 askeri müdahalesinin ilk yazılı belgesi SABAH’ta. Demirel, 12 Eylül sabahı Genelkurmay Başkanı Org. Kenan Evren imzalı “Feshedildiniz, Hamzakoy’a gidiyorsunuz” mektubunu ilk kez Yavuz Donat’a açıkladı

Yönetime el koyduk hükümet feshedildi
Evren “Sayın Süleyman Demirel” diye başladığı mektubu “TSK yönetime el koymuştur. Hükümetiniz feshedilmiş, parlamento üyeliğiniz düşmüştür. Talimatı getiren subayın ikazlarına uyunuz” diye sürdürüyor.

Su testisi su yolunda kırılır, haydi gidelim
Demirel’in o gün “Saat 05.30. Nahit Menteşe mektupla geldi. Saat 06.45. Evden ayrıldık. Su testisi su yolunda kırılır. Allah’ın takdiri ne ise o olur. Gidelim” notu düştüğü günlüğün sayfası da SABAH’ta…

Bir saat sonra Hamzakoy’a
Evren’in mektubunda “Hamzakoy-Gelibolu’ya götürüleceksiniz. Bir saat içinde hazır olunuz” diye yazıyor. Demirel ve Ecevit’i eşleriyle birlikte gösteren bu fotoğraf mektuptan iki saat sonra Hamzakoy yolunda çekildi.

***
Derin devlet yaşayan bir olay (4 Nisan 2005 Pazartesi)

Kenan Evren’le yaptığımız konuşmanın “ilk bölümünün” yayınlandığı gün…
Demirel, Evren’in sözlerini dikkatle okudu.
– Sayın Demirel… Derin devlet konusu okuyucularımızdan büyük ilgi gördü.
– Elbette… Türkiye’nin büyük bir olayı… Yaşayan bir olay.
– Efendim sizi kimler aradı?
– Kimler aramıyor ki?.. Devletin işlemesi lazım… Geçmişte yaşanan birtakım arızalar, Türkiye’nin gelecekte daha iyi olması bakımından önemli… Herkes önemsemeli.
Süleyman Demirel:
– Birkaç gündür tepkileri değerlendiriyorum… Olumlu… Kötüleyen yok… Aranan istikrardır… Hikaye anlatılmadı… Geçmişten ders çıkarılarak, geleceğe ümitle bakılması için tecrübeler aktarıldı.
– Efendim, deniliyor ki, Demirel neden derin devlet işinin daha da derinine inmedi?
– Ben sorulara yanıt verdim… Şimdilik bu kadar verdim… Belki bir başka zaman……

Bir başka bahara

Derin devlet dizisi sona erdi.
6 gün Süleyman Demirel’i yazdık.
4 gün de Kenan Evren’i.
En çok gelen sorulardan biri:
– Derin devlet dizisinin zamanlaması… Neden şimdi?
Cevap, İbrahim Tatlıses’ten esinlenmeli:
– Oxford vardı da okumadık mı?
Daha önce derin devleti anlatan oldu da, yazmadık mı?

Demirel “dört duvar arasındaydı.”
Dışarı çıkmak istiyordu, doktorlar bırakmıyordu.
Ziyaretçi kabul etmek istiyordu, doktorlar engel oluyordu.
Açıkçası “doluydu.”
Böyle bir dönemde sohbet derin devletten açılınca…
Biraz “kurcaladık.”
“Zemberek” boşaldı.

En çok sorulan sorulardan bir başkası:
– Konuşulanların tamamı yazıldı mı?.. Yazılmayan bölümler ne kadar?
Yanıt:
Dinlediklerimizin hepsini yazmadık.
Bir kısmı “ambargolu.”
Beyanın sahibi “of the record” dedi… Yazılmamak üzere… Teypte olsa bile, kağıda dökmedik.

“Değişik çevrelerden” arayanlar oldu.
Ellerinde “belge, bilgi” olanlar.
“Konuşmak” isteyenler.
İçlerinde “devletin önemli yerlerinde görev yapmış olanlar” da var.
Hepsi de derin devletle ilgili “bir şeyler” anlatacaklar.
Hangi birini yazalım?
Soli Özel aradı:
– Okuyucu kimliğimle telefon ediyorum… Derin devletin yazılması gerekiyordu… Teşekkür ederim.
Ahmet Taşgetiren, yazdıklarımızla yakından ilgilenenlerdendi.
Şöyle dedi:
– Devam edecek misiniz?.. Etmelisiniz… Demirel biraz daha derine inecek mi?.. İnmeli.

Kimbilir…
Belki bir başka bahara.

Baba’nın dağarcığı (5 Nisan 2005 Salı)

Kenan Evren’in anlattıklarının ikinci bölümünün yayınlandığı gün. Demirel, Evren’i okudu.

– Sayın Demirel… Bazı kişiler, içlerinde siyasetçi de var, üniversite hocası da, gazeteci de… Diyorlar ki… Sayın Demirel’in dağarcığında daha çok şey olmalı.
– Doğru… Var.
– Yine diyorlar ki… Baba, derin devlet olayının tümünü anlatmalı.
– Anlatırız, anlatmasına da… Neyse.
– Neden neyse?
– Başka türlü anlatırız.
– Ne zaman?
– Şart mı?
– Talep var.
– Hele tamamen iyileşip, çalışmaya başlayalım.

Süleyman Demirel:
– Sözlerimiz güncelin üzerinde… Kişilerle ilgisi yok… Polemik amacını gütmüyor… Kimseyi hedef almıyor… Aranan, devlette istikrardır… Devletin işlemesidir… Devlet sokakta bulunmadı ki.

Derin Demirel (6 Nisan 2005 Çarşamba)

Kenan Evren’le sohbetin üçüncü bölümü yayınlandı. Demirel sabah ilk olarak onu okudu.
Süleyman Demirel:
– Bütün bunlar… Yani anlattıklarımız, Türkiye’de derin devletin mevcudiyetini ispatlamak için anlatılmadı… Devletin, başka ülkelerde olduğu gibi işlemesi için anlatıldı.

Efendim bir de “derin Demirel” var… Bildiklerinizi tam anlatmıyorsunuz.
– Olur, anlatırım anlatmasına da… Derin devlet neden devreye giriyor?.. Veya soruyu şöyle soralım: Devlet bir gün niçin derin devlet oluyor?
– Niçin?
– İşte Türkiye bunu düşünsün… Benim istediğim, devlete güvenin en üst seviyede tutulması… Sistemin darbesiz, müdahalesiz işlemesi.
Demirel:
– İşleyen devlet için, işleyen demokrasi şart… Aslolan bu… Saygın parlamento, saygın siyaset, saygın siyasetçi… İşleyen demokrasi için halkın demokrasiye sahip çıkması ve çıkarılması lazım… Ben diyorum ki, halkın devlet üzerindeki hakimiyeti artsın.

– Sayın Demirel… Çok kişi diyor ki Demirel bir kapalı kutu… Devletin kara kutusu… Daha açık konuşsun, her şeyi söylesin.
– Çok mu istiyorlar.
– Evet.
– Öyleyse… Dur bakalım…

Devrim Demirel

Kenan Evren bize demişti ki:
– İstanbul’a gittim… Harp Akademileri Komutanı Org. Bedrettin Demirel’e sordum… Ne yapalım?.. Bana dedi ki: Müdahale… Başka çare yok.
Dün merhum Org. Bedrettin Demirel’in oğlu Devrim Demirel telefon etti:
– Evren Paşa, babamın okul arkadaşı… Harbiye’den de sıra arkadaşı… Babamın anılarına göre, Kenan Paşa bu konuyu ilk önce babama açmış… Babamın yanıtı da şöyle olmuş:
– Komutanım… Ordunun alt kademesi rahatsız… Alt kademeden serzenişler geliyor.
Devrim Demirel “bu ayrıntıyı yazarsanız ailece memnun olacağız” dedi.
Yazıyoruz.

Erkan Mumcu

Sayın Demirel… Bir Ispartalı daha Genel Başkan oldu… Sayın Erkan Mumcu.
– Gönülden başarılar dilerim.
– Ne yapar?.. Şansı nedir?
– Siyasette laf başta değil, sonda söylenir… Siyaset karmaşıktır, şartları değişiktir… Zaman gösterir… Shakespeare diyor ki: Siz işin sonuna bakın.

Demirel’in ajandası

İsmet İnönü “günlük” tutardı. Günün önemli olaylarını “ajandasına” not ederdi. İnönü’nün alışkanlığını Demirel sürdürüyor.
Günün önemli konularını “Süleyman Demirel başlıklı ajandasına” not ediyor. İşte Demirel’in 12 Eylül 1980 sabahı el yazılı notları. “Su testisi su yolunda kırılır” sözü de ihtilal sabahı notlarının arasında.

Derin mektup

12 Eylül döneminde askeri yönetim tarafından, siyasi liderlere yazılan mektuplar hep “Bay” diye başlardı.
“Bay Süleyman Demirel” gibi.
“Bay Bülent Ecevit” gibi.
Bunun tek istisnası var.
12 Eylül günü sabaha karşı Kenan Evren’in yazdığı mektup.
“Sayın Süleyman Demirel” diye başlayan ve “bir saat içinde hazırlanıp evi terk etmesi” istenen mektup.
Bu mektubu, derin devlet dizisi bağlamında Demirel’in “özel arşivinden” gün ışığına çıkarıyoruz.

Yeni adres Hamzakoy

Demirel’e mektup yazan Evren, “Yeni adresiniz Hamzakoy, isterseniz eşinizi de götürebilirsiniz” diyordu. Demirel ve eşi Nazmiye Hanım ile Bülent Ecevit ve eşi Rahşan Hanım, o gün aynı uçakla yeni adreslerine götürüldüler.

Demirel: Evren’in değerlendirmeleri dürüst

Sayın Demirel… Sayın Kenan Evren’in değerlendirmelerini okudunuz… Ne diyorsunuz?
– Sayın Evren’in değerlendirmeleri gayet dürüst… Gerçekleri olduğu gibi aksettirmiş… Sizin yazı dizinizde geçmişteki olayların şu veya bu şekilde cereyan ettiği meselesine girilmedi… Başka bir şey yapıldı.
– Yapılan nedir?
– Sayın Evren’in ve benim konuşmalarım, bir büyük olayın, bazı sayfalarıdır… Olayın tümü için söylenecek çok şey var… SABAH’ta yayınlananlar, büyük olaya dair bir fragmandır.

Demirel:
– Türkiye’de ilk defa iki Cumhurbaşkanı, fevkalade karışık bir devrin içine dair düşüncelerini, gerçekçi ve hislerden uzak biçimde söylediler… Türkiye için aydınlatma ve aydınlanma yönünden büyük olaydır.

Tayyip bey… Ve Çankaya…

Sayın Demirel… Siyaset mühendisisiniz… Cumhurbaşkanlığı seçimi için ne diyorsunuz?
– Cumhuriyet döneminde 59 hükümet, 10 Cumhurbaşkanı var… Ve her Cumhurbaşkanı’nın gelişi, gidişi birbirinden farklı.
Bu defa ne olacak?
– Türkiye’nin aradığı devlet istikrarı… Ve bütün kuralların işlemesi… Kurallar hür ve serbest bir ortamda işlerse, telaşa gerek yok.

Demirel:
– Seçimle gelinecek yerlere insanlar gelir ve giderler… Ne gelişleri problem olur, ne gidişleri… Ama kurallar işlemez veya işlemeyeceğine dair bir izlenim doğarsa, problem çıkar.

– Genel Başkan olarak böyle bir Meclis aritmetiğini arkasına alan Tayyip bey, Cumhurbaşkanlığı seçiminde ne yapar?
– Cumhurbaşkanlığı gibi önemli bir makama insanların heves etmemesi mümkün değil… Hele Cumhurbaşkanı seçtirecek siyasi gücü elinde tutanlar, bunu, birine hediye ediyormuş gibi bir istikamete sapmazlar… Kendileri için kullanırlar… Bu da yadırganacak bir şey değildir.

Demirel:
– Bugünkü Meclis çoğunluğunun seçeceği kimsenin, kamuoyu tarafından yadırganıp, yadırganmaması ayrı konu.
– Yani?
– Anayasa diyor ki, son turda Meclis’teki oyların yarıdan bir fazlasını alan Cumhurbaşkanı olur… Bu kesin… Yalnız, 2002 seçimlerinin getirdiği bir zaaf var.
– Nedir?
– Yüzde 35 oy ile Meclis’te yüzde 66 sandalye.

Demirel:
– Cumhurbaşkanı’nın daha yüksek bir temsili taşıması doğru olur… Yani şu söylenir: Yüzde 35 oyla geldi… Ama bunda hukuki yanlışlık yok… Zaten hukuki doğrular yetse, siyasi krizlere hiç gidilmezdi.

– Sayın Demirel… Çare?.. Ve sonuç?
– Şu anda hiçbir çaresi yok… Çıkması, hukuken yanlış değil… Çıkar… Ama 2002 şartlarından dolayı zaman zaman tartışmalara sebep olur, o kadar.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: