Tarihi Hadiselerle Tebliğ ve Helak

“Emr-i bi’l ma’ruf, nehy-i ani’l-münker” vazifesine, tarihte helâk olan kavimler ve onların helâk oluş sebepleri açısından bakılabilir. Böyle bir bakış ve değerlendirmede ilk defa şu hususu görürüz: İnanan toplumların garantisi olan iki ana umde vardır. Bunların olmaması, iki sınıf toplumun helâkını ve değişmeyen akıbetlerini belirler. İster meseleyi müspet yönüyle ele alalım, ister ona menfî yönüyle yaklaşalım aynı neticeye varılır; bir toplum içinde “emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker” bilfiil yapılıyorsa, Allah (c.c) o cemaat ve cemiyeti helâk etmez. Ve yine, bir cemaatin içinde az dahi olsa, bu kudsî vazifeyi yerine getiren varsa ve bunlar mağlup olma durumunda da değillerse yine Allah (c.c) o topluluğu helâk etmez. Bu, meselenin müspet yönden ele alınıp değerlendirilmesi sayılabilir.

Tabiî meseleyi, menfî yönden ele alıp kritik etmek de mümkündür. Evet eğer bir toplum içinde emr-i bi’l-maruf yapan yoksa, Allah (c.c) o topluluğu helâk eder. Ve yine bir topluluğun içinde bu kudsî vazifeyi yapan bir hayli kahraman olmasına rağmen, karşılarındaki insanların azgınlık ve taşkınlıkları onları mağlup edecek kerteye gelmiş ve onlar da mağlubiyetlerini ilan etmişlerse, yine Allah (c.c) o topluluğu helâk eder. Yeri gelince, meselenin bu yönünü âyetlerin aydınlatıcı tayfları altında izah etmeye çalışacağız. Şunu daha baştan kesinlikle ifade etmeliyim ki; bir milletin toptan helâkına mani olacak en geçerli paratöner, inanan kesimin kurdukları irşâd yuvalarıyla, bu kudsî vazifeyi yerine getirmeleridir. Evet bir millet, böyle bir girdaptan ancak bu türlü ciddi gayretlerle kurtulabilir.. ve birkaç misal:

a) Hz. Nuh

Hz. Nuh (a.s), bütün bir ömür boyu hakkı tebliğ etmiş, ancak kavmi her defasında ona inkârla mukabelede bulunmuş ve ona eziyet etmişlerdi. O gün ona inanan çok az insan vardı. İş öyle bir noktaya gelmişti ki, Hz. Nuh (a.s) Cenâb-ı Hakk’a ellerini açıp mağlup düştüğünü itiraf etmek ve Rabbinden kâfirlere karşı yardım dilemek zorunda kalmıştı. Böyle bir nebinin duâsı elbette ki reddedilemezdi ve edilmemişti de. Kur’ân bize bu hâdiseyi oldukça tafsîlatlı bir biçimde anlatır:

“Bu putperestlerden önce Nuh kavmi de kulumuzu yalanlayarak, ‘delidir’ demişlerdi ve onun yolu kesilmişti. O da, ‘Ben mağlup düştüm bana yardım et’ diye Rabbine yalvarmıştı. Biz de bunun üzerine gök kapılarını, boşanan sularla açtık. Yeryüzünde kaynaklar fışkırttık; derken her iki su takdir edilen bir ölçüye göre buluştu. Onu tahtadan yapılmış, mıhla çakılmış bir gemiye bindirdik. Kavmi tarafından inkâr edilmiş olan Nuh’a mükâfat olarak verdiğimiz gemi, bizim gözetimimizde yüzüyordu. Andolsun ki biz, o gemiyi bir ibret olarak bıraktık. Hâlâ Öğüt alan yok mu? Benim azabım ve uyarmam nasılmış?”(Kamer, 54/9-16)

Evet, Hz. Nuh (a.s) nübüvvetle serfiraz kılınmış bir peygamberdi. Ve başında peygamberlik tâcı vardı. O başkasının değil; Allah’ın memuruydu ve insanları, Allah’a kul olmaya davet ediyordu. Halbuki kavmi ona, “mecnun” diyordu. Aslında onların bu ifadeleri, peygamberdeki îmanın kemaline delâlet ederdi. Çünkü o toplumda içtimâî hayatın dengeleri alt-üst olmuş ve bütün değer ölçüleri tersine dönmüştü. Böyle olunca da bir peygamber elbette ki onların ölçülerine göre dengeli görülemezdi.. ona “mecnun” diyeceklerdi ve dediler de. Zira bu şanı yüce nebi, onların bozduğu cemiyeti baştan sona yeniden imara çalışıyordu. Ve böyle bir insan, elbette diğerleri arasında bu yaftayla damgalanacaktı.

Ondandır ki, Allah Resûlü (s.a.s) bir hadîslerinde, bir mü’mine mecnun denmesini onun îmanının kemali olarak ifade etmişlerdir. Bunun üzerine Hz. Nuh (a.s) kavminin isyanı karşısında ellerini açtı ve Rabbine duâ etti: “Rabbim, ben mağlubum, bana yardım et!” dedi. Allah (c.c) da onun, o azgın kavmini suya batırdı. Üstten ve alttan gelen sularla hepsini boğup helâk etti. Belki bu Atlantis medeniyetiydi, belki de bir başka medeniyet.. bu azgın insanlar ister Atlantik Denizi’ne batırılmış olsunlar, ister bir başka denize.. fark etmez. Hâdise şu idi; başlarında bir peygamber olmasına, o peygamber her an emr-i bi’l-maruf yapmasına rağmen bir medeniyet batırılıyordu. Çünkü o peygamber mağlup düştüğünü ilan etmişti.

Âyet, onların ve Hz. Nuh (a.s)’un durumunu anlattıktan; yani kavminin sular içinde boğulup, Hz. Nuh (a.s) ve yanındakilerin bir vapurla korunmalarını dile getirdikten sonra soruyor: “Yok mu ibret alan?”

Evet, söz buraya gelmiş iken biz de ilavemizi yapalım ve “Yok mu Sart harabelerinden ibret alacak? Yok mu, Bergama kalıntılarından ibret alacak ve ağlayacak? Yok mu? Truva’dan ders alacak? Evet bunlardan ibret alacak yok mu?” diyelim. Yeryüzünde yüzlerce harabe.. hepsi ayrı bir mücrim kavmin akıbetine emâre ve hepsi birer âyet gibi gözler önünde.. yok mu ibret alacak, yok mu?..

b) Hz. Salih

Hz. Salih (a.s)’in kavmi de, peygamberlerine isyan etmişlerdi. Allah (c.c) da, mucize olarak ona bir deve göndermiş ve ona dokunulmamasını istemişti. Ne acıdır ki onlar, küstahlık ederek bu deveye dokunmuşlardı. Deveye dokunmama, ilk etapta bizim idrak ve anlayış ufkumuzu zorlayabilir. Halbuki her devirde insanlar bir kısım mükellefiyetler altındadır. Namaz, oruç, zekat bu türden birer mükellefiyet çeşididir. Bunlar gibi içki içmeme, zina etmeme, faiz yememe de birer mükellefiyettir. Bu mükellefiyetler bu şekilde olduğu gibi, bazen de bir deveye dokunmama şeklinde olabilir. Nitekim Hz. Salih (a.s)’in kavmi, böyle bir mükellefiyetle karşı karşıya kalmış ve bu imtihanı kaybetmişlerdi. Şems suresi bu hâdiseyi bize şöyle icmâl eder:

“Semud kavmi azgınlığı yüzünden (Allah’ın elçisini) yalanladı. Onların en bedbahtı (deveyi kesmek için) ileriye atıldığında Allah’ın peygamberi onlara, “Allah’ın bu devesine ve onun su hakkına dokunmayın” demişti. Ama onlar O’nu yalanladılar ve o deveyi boğazladılar. Bunun üzerine Rabbileri, de suçlarından dolayı onların üzerine kat kat azap indirdi ve onları yerle bir etti…” (Şems, 91/11-14)

Semud kavmi, peygamberleri olan Hz. Salih (a.s)’e baş kaldırdığında, kavminin bu tavrı karşısında, görüyoruz ki Hz. Salih (a.s), onlara sadece sözle bir şey anlatma durumundadır. “Ona dokunmayın” diyor. Zira ona dokunmak belanın düğmesine dokunmak demekti. Ama gel gör ki, kavmi onu dinlemedi ve şekavet maratonunda en önde olan ve tabiî diğerlerini temsil eden birisi, bu bela düğmesine dokunuverdi.

Aslında bütün devirlerde bu hep böyle olmuştur. Küfre önderlik yapacak birisi çıkar ve diğerleri de yığın yığın onu takip ederler. Değişik dönemlerde bizim dinimize dokunanlar da, işte böyle bela ve musibetin düğmesine dokunmuşlardı.. dokunmuş ve âli bir milleti perişan etmişlerdi. Derbeder olmaya yüz tutmuş bir milletin, o günkü zaafları da, Kur’ân’a dokunacak şakilerle başlamıştı. Daha sonra şahıslar değişecek ama senaryo aynen devam edecekti. Kâbe’yi telvis edecekler zemzemi kirletecekler her devirde olmuştur ve olacaktır da…

…Ve Semud kavminin şakisi öne atıldı. Peygamberin “Durun, yapmayın!.” feryadına kulak vermeden deveyi boğazladı. Böylece hem bu fiili işleyenler hem de ona sessiz kalanlar, kendi akıbetlerini hazırladılar. Allah (c.c) da onları derbeder etti ve iyiyi kötüden ayırmayarak hepsini mâzi mezarına gömdü. Cismânî olarak bela ve musibete maruz bıraktığı gibi, namlarını da isli-dumanlı hâle getirdi. Bazen bu musibet cisme dokunmaz; meselâ mesh, surette değil sîrette olur. Böyle bir bela diğerinden daha zor anlaşılır. Bu tür musibet, sadece cismaniyete isabet eden musibetten, aslında daha şiddetlidir. Ve günümüzde gelen belalar, ekseriyetle bu türden gelmektedir. Zannediyorum, serkeşliğin başdöndürücü keyfiyette devam etmesinin bir sebebi de bu; çünkü insanlar, başlarında dönüp duran belanın farkında değiller.

Surenin sonunda:

“(Allah, bu şekilde azap etmenin) akıbetinden korkacak değil ya!” (Şems, 91/15) denilmektedir. Zira O, mülk sahibidir. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder.

Bu âyetlerin ışığı altında görüyoruz ki, Hz. Salih (a.s)’in mağlup düşmeye yüz tuttuğu bir hengamda ve sözünü dinletemediği bir pozisyonda, Allah (c.c) o kavmi helâk ediyor; ediyor ve yerin dibine geçiriyor. Zira Allah (c.c) bütün kâinatı ve hususen insanı, kendisini bilip tanısın diye yaratmıştır. Dünyanın varlık hikmeti budur. İnananlar mağlup duruma düşünce, bu hikmet sarsılır. Cenâb-ı Hakk da o devrin insanlarını sarsar, bazen de, yukarıdaki misallerde olduğu gibi yerle bir eder. Bu, hiçbir zaman değişmeyen ve değişmeyecek olan ilâhî bir kanundur.

c) Hz. Lût

Hz. Lût (a.s) da “yanımızda”, diyebilecek şekilde bize çok yakın bir yerde zuhur ediyor. Hz. İbrahim (a.s)’e muasır bu yüce insanın kavmi içinde “Livata” denen, o güne kadar beşeriyetin görmediği bir günah irtikap ediliyor ve bu şanı yüce peygamber de, sabahtan akşama kadar bu günahla savaşıyor.

Derken, bir gün evine, güzel delikanlılar şeklinde melekler geliyor. Azgın kavim hemen Hz. Lût (a.s)’un evine koşuyor ve o öldüren duygularını ortaya koyuyorlar. Hz. Lût (a.s) âdeta yalvarırcasına:

“Beni misafirlerime karşı mahcup etmeyin” diyor. Onlarla nikahlanmak üzere kızlarını teklif ediyor, onları meşru zemine çekmeye çalışıyor, ama bütün gayretler boşa çıkıyor.. çıkıyor ve o yılışık insanlar:

“Bizim senin kızlarınla hiçbir işimiz yok, sen ne istediğimizi de iyi biliyorsun” karşılığını veriyorlar.

Hz. Lût (a.s) derinden derine iç geçirip:

“Keşke size yetecek kuvvetim veya arkamı dayayacağım bir güç olsaydı” (Hud, 11/78-80) diyor. Esasen onun güçlü bir dayanağı vardı; ancak kaldığı zor durum ona bu sözü söyletmişti. Ve delikanlı suretindeki melekler, kendilerinin melek olduğunu söyleyiveriyorlar. Lut (a.s) işte o zaman rahat bir nefes alıyor.

Ve işte, Kur’ân’da bu uzun kıssadan bazı bölümler:

“Elçilerimiz Lut (a.s)’a gelince, onların yüzünden üzüldü ve onlardan dolayı içi daraldı da: “Bu çetin bir gündür” dedi. Lut’un kavmi ona koşarak geldiler. Zaten daha önce de kötü işler yapıyorlardı. “Ey kavmim! İşte bunlar benim kızlarımdır (onlarla evlenin); onlar sizin için daha temizdir. Allah’tan sakının, misafirlerim önünde beni rezil etmeyin! İçinizde aklı başında kimse yok mudur?” dedi. Onlar ise: “And olsun ki, senin kızlarında bizim bir hakkımız olmadığını biliyorsun; doğrusu sen bizim ne istediğimizi de bilirsin.” (Lût): “Keşke size yetecek bir kuvvetim olsa ve sağlam bir yere sığınabilseydim” dedi. (Melekler): “Ey Lût! Biz Rabbinin elçileriyiz, onlar sana ilişemeyecekler.. geceleyin bir ara, ailenle beraber yola çık. Eşinin dışında kimse geri kalmasın. Doğrusu onların başına gelen onun başına da gelecektir. Onların va’dolunan (helâk) zamanı sabah vaktidir. Zaten sabah da yakın değil mi?” dediler. Buyruğumuz gelince, onların altını üstüne getirdik, üzerlerine de Rabbinin katında işaretli olarak yığın yığın sert taş yağdırdık. Bu durum, zalimlerden hiçbir zaman uzak olmayacaktır” (Hûd, 11/77-83).

Evet, Sodom Gomore helâk oldu ve Lût gölü derinliğinde yerin dibine batırıldı. Ancak bu ceza sadece Hz. Lût (a.s)’un kavmine mahsus değildi. Her devrin zalimleri, aynı akıbete dûçâr olacaklardı.

İşte Pompei, bunun en çarpıcı örneği. Orada hak ve hakikati neşreden Hristiyanlar vardı, ancak onlar da mağlup durumdaydılar. Millet öyle sefahat ve sefalet içindeydi ki, Allah (c.c) Vezüv’den fışkıran lavlarla orayı bir mezarlık hâline getirirken, onlar çoktan ruhlarıyla ölülere katılmışlardı. Bunlardan bazıları deniz kıyılarına kaçmış olmalarına rağmen evler büyüklüğünde kül yığınları, gelip onları da oraya gömmüştü.

Allah (c.c), gelecek nesiller ibret alsın diye o yerleri birer alâmet ve işaret müzesi, hâline getirdi; getirdi ki, herkes amelinin kaderini oralarda okusun. Bugün Pompei’den geriye kalan duvarlarda, müstehcenliğin en iğrencini seyretmek mümkündür. Fuhşun kol gezdiği o yerler kısmen de olsa, hâlâ ibret tablolarıyla dolu. Evet, Cenâb-ı Hakk onları birer ibret levhası gibi bıraktı ki; akıl sahipleri baksın ve onlardan ders alsın.

d) Ve Diğerleri…

Hz. Lût (a.s)’a inanmayan kavmini yakalayıp, derdest edip bir umumî kanunla cezalandıran Kudreti Sonsuz, tarih içinde başka milletlerde de aynı şekilde hükmünü icra etmiştir. Meselâ Endülüs’te sekiz asır devam eden bir muhteşem medeniyet, iç değişikliğe uğrayınca, Ferdinand’ın kılıcıyla önce aziz olarak girdikleri bu yerden zilletle geri dönmüşlerdir. Bu utandırıcı dönüşlerinde Müslümanlar ağlıyorlardı. Ama ağlama zamanı çoktan geçmişti; dahası ağlarken de ağlanacak şeye ağlamıyorlardı… Tuleytula’da o devirden kalma hamamlara bakıp ağlamak ve varlık sebeplerini kendi elleriyle yıktıklarına ağlamak lazım gelirken, onlar kendi cenazelerine ağlıyorlardı.

Abbasiler’i yıkan da bu ruh sefaletiydi. Emevi’yi de aynı levsiyat yıkmıştı. Selçuklu, çakırkeyf yaşamanın akıbetini yıkılmakta acı acı tatmıştı. Osmanlı’nın akıbeti de, aynı rûhî çöküşün neticesiydi. Dolmabahçe Sarayı’na girdiğinizde, sadece yaldızlama için on altı ton altının harcandığını duyunca, ürperecek ve o sarayın duvarlarında siz de yıkılışın hazin tablolarını seyredeceksiniz. Bu İlahî bir kanundur ve asla değişmemiştir ve değişmeyecektir.

Artık, Roma’nın yıkılışından Sasani’nin yıkılışına, ondan da Mısır’ın yıkılışına kadar bütün tarihî etnografik müzeleri, hep bu kaideye dayandırıp değerlendirebilirsiniz. Allah (c.c) kendisinin anılmadığı, anlatılmadığı bir beldeyi helâk eder. Çünkü o beldenin artık hikmet-i vücudu kalmamıştır. Zannediyorum kıyametin kopma sebebi de bu olsa gerek. Mü’minler tamamen zayıf düştüğü ve ilhad alabildiğine azgınlaştığı zamandır ki Allah (c.c) bütün dünyanın altını üstüne getirecektir. Zira o zaman artık dünyanın hikmet-i vücudu kalmamış demektir.

Evet, Kur’ân, dilinden anlaşılmayan bir kitap hâline geldiğinde bilinmelidir ki artık bela ve musibetlerin gölgesi üzerimizdedir. Eğer hâlâ helâk söz konusu değilse bu sadece Cenâb-ı Hakk’ın engin rahmetindendir. Hz. Ebu Bekir (r.a), yer yer Cenâb-ı Hakk’ın Rahmaniyeti karşısında kendinden geçer ve: “Ne kadar Halîmsin Allah’ım” derdi. Evet o, Halîmdir; günahkâra hep mühlet verir; ancak bir de yakaladı mı, artık iflah etmez.39 Düşünün ki, Cenâb-ı Hakk, kendisini bize Rahmân ve Rahîm olarak tanıtıyor. Öyle ise bize düşen de, O’nu öyle tanıyıp bu Rahmâniyet ve Rahîmiyete ubudiyet ve ihlâsla mukabelede bulunmak; hususuyla îman ve emniyet va’diyle gönülleri Allah’a taşıyan emin bir irşâd eri olmaktır.

Aslında mü’min, her şeyden evvel bir emniyet insanıdır. Ondan zarar gelmesi söz konusu değildir. Müslümanlar, insanlığın teminatıdır. İçtimaî hayat, onlarla sigortalıdır. Bütün insanlığa karşı durumu böyle olmakla beraber mü’min, inanan insanlara karşı daha bir sıcak ve derindir. Onun için Allah (c.c) ve Resûlü (s.a.s)’nden kendisine intikal eden güzellikleri herkese anlatma durumundadır. İçinde yaşadığı toplumu bir taraftan imara çalışırken, diğer taraftan da onları çeşitli zararlardan koruma muvzuunda fevkalâde içten ve hassas davranır. Bu vazifeyi yüklenmek istemeyenler, esasen kendilerine birer üstünlük nişanesi gibi verilen “mü’minlik” ünvanına tepki gösteriyorlar demektir.

Evet, en küçük daireden -ki kalb dairesidir- en büyük daireye kadar, mü’minin kendi durumuna göre bir kısım vazifeleri vardır. Hane, köy, belde, millet ve topyekûn insanlık, ulaşacaksa, onun elindeki nurlu beyanlarla aydınlık ufuklara ulaşacaktır. Muhatapları anlamasa, idrak etmese dahi, onun bu mevzudaki ihmali başkalarının mahrumiyetini netice verdiğinden önemli bir vebal ve eksikliktir.

Aynı zamanda, küfür ve ilhadın önüne geçilmezse, berheva olan sadece kâfir ve mülhitler olmayacak, onun kendisi de bu yıkımdan nasibini alacaktır. Öyleyse mü’minin, asgarî, bu noktadan hareketle, “emr-i bi’l-maruf, nehy-i ani’l-münker” yapmalı ve bir umumî felakete meydan vermemelidir.

Bu hususu tenvir sadedinde Allah Resûlü (s.a.s) bir hadîslerinde şöyle buyururlar: “Allah’ın emirlerini yerine getirenle getirmeyenlerin misali, aynı vapurda yolculuk yapan kimselerin misali gibidir. Bunlardan kimisi üst katta, kimisi de alt kattadır. Altta bulunanlar, kardeşlerini rahatsız etmemek için su almak istediklerinde, yukarıdakilere biz kendi yerimizde bir menfez açsak deyip, geminin tabanından bir delik açmaya yeltenseler, yukarıdakiler de bu duruma göz yumsalar, her iki taraf da batmaya maruz kalacaktır.”

Aslında Allah Resûlü (s.a.s)’nün bu ifadeleri bir temsildir. Buna mantıkta, “kıyas-ı temsilî” denir. İşte burada Nebiler Serveri (s.a.s), çok ciddî bir içtimâî meseleyi, temsil suretinde dile getirmekte ve bizim anlayış seviyemize göre ifadelendirmektedir. Burada gemiyi delmek isteyenlerin arzuları, ilk bakışta masumane görünebilir. Fakat doğacak akıbet, hiç de masum sayılabilecek gibi değildir.

Bu hadîsten hareketle denilebilir ki, dünya, Nuh (a.s)’un gemisi gibi bir gemi veya bir vapurdur. Bütün insanlık hiç bir tercih hakkı olmaksızın o gemiye binmiş durumdadır. Zira bu dünyada herkes, aynı zeminde yaşamak zorundadır. Yani içinde yaşadığımız ve beraberce seyahat ettiğimiz vapur bir tanedir ve bir ikincisi de yoktur. Bu vapurdaki hayat nizamı, bizi buraya bindiren Zat’a aittir. Başkalarının bu nizamı ihlale ve çiğnemeye hakları olamaz. Ve böyle bir durumda hususî hayat da söz konusu değildir.

İçinde bulunduğumuz vapuru korumak, onu batmaktan muhafaza etmek hepimizin vazifesidir. Bu vazife, vapura binişimizle beraber omuzumuza yüklenmiş bir mükellefiyettir. İnsancıl davranacak, başkasının işine karışmayacağız diye kendimizi ve milyonlarca masum insanı yok edebilecek davranışlara müsamaha edemeyiz. Vapuru delmek isteyen veya içtimâî hayatı karıştırmak durumunda olan herkesle mücadele etmemiz zaruridir. Öyleyse biz bir taraftan münkerâtı ve toplum içindeki yılan, çiyan mesabesindeki kötülükleri bertaraf edip insanlığı onların şerrinden korurken, diğer taraftan da maruf dediğimiz güzel haslet ve faziletli davranışlarla aynı cemiyeti donatmak mecburiyetindeyiz. Zaten selim fıtratların meydana getirdiği cemiyet de her türlü kötülükten salimdir. Ne var ki bu, meselenin bir yönüdür; diğer yönüne gelince, o da cemiyette hep güzel şeylerin nemalanıp boy atmasını temin etmektir. Toplumumuz için yüklendiğimiz misyon, işte budur. Bu misyon mukaddestir, mukaddes olduğu kadar da ağır ve zordur.

Hakikî îmanın tadını tatmış bir insanın, bu haz ve lezzete başkalarını da davet etmesi, onlarla kendi duyduğu hazları paylaşmak istemesi bir mürüvvet gereğidir. Mü’min, tepeden tırnağa bir mürüvvet insanıdır. O, bahar içinde yaşarken, başkalarının da bu bahardan yararlanmalarını düşünür; onlara da aynı hazzı yaşatmaya çalışır. Zaten mü’min, yaşatma hazzıyla yaşama sevdasından vazgeçen insan değil midir? Evet bir gönüle îman nuru girdikten sonra, o insanın yerinde durması ve harekete geçmemesi nasıl mümkün olabilir ki! Bu imkânsızlıktır ki mü’mini, ev ev, çarşı çarşı, dükkan dükkan gezdirir ve ona hep aşina gönüller arattırır. Zaten bu, bir bakıma onun kendi varlığının da teminatıdır. Gönlündeki îmanı ölünceye kadar muhafaza edebilme ve kabre bu îman ile girebilme teminatı… “Emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker” yapmayanın böyle bir teminatı yoktur. Öyleyse mü’min, en azından kendi durumunu kurtarmak için bu kudsî vazifeyi mutlaka yapmalıdır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: