Muhatabın Tanınması ve Anlayış

a) Muhatabın Tanınması

Tebliğ insanı, muhatabının durumunu yakından takip etmeli ve onun hatalarına karşı anlayışlı davranmalıdır. Mü’mine karşı gösterilecek anlayış, mürüvvet; küfür ve ilhad ehline karşı gösterilecek anlayış ise, basiret, kiyaset ve dirayet şeklinde olmalıdır. O, bunları kullanarak muhatabının gönlüne ve mantığına girerek, anlatmak istediği meseleleri bir taraftan sevdirip, bir taraftan da kabul ettirebilir.

Evet, irşâd ve tebliğde bulunan kimseler, muhataplarının durumlarını çok iyi bilmeli ve onları kaçırıcı, nefret ettirici tutum ve davranışlardan fevkalâde sakınmalıdırlar. Bir kere tebliğcinin sunduğu şeyler hep kudsî mefhumlardır. Allah’ı, Resulü’nü, Kitabı’nı ve âhiret gününü insanlara sevdirmek durumunda olan bir insan, her hâlde vazifesinin ne olduğunu bilmeli ve davranışlarını da ona göre ayarlamalıdır.

Çünkü muhatabın -Allah korusun- ona karşı duyacağı bir rahatsızlık, sevdirmekle sorumlu olduğu şeylerden nefret edilmesine sebebiyet verebilir. Böyle bir sebebiyet verme hasaretin en büyüğüdür. Böyle bir sebebiyet verme, bizim şahsî durumumuzdan kaynaklanıyorsa, bunun sorumluluğunu da ötede biz çekeriz.

Bakın, Allah Resûlü (s.a.s), fertleri suçluluk psikozuna sokmamak için tebliğlerini nasıl yapıyordu? Evet O, ne kafiri ne de mücrimi, suçlu bir adammış gibi karşısına almıyor, söylediği sözleri hep umuma hitap ediyor gibi söylüyordu. Cemaati içinde, teferruata dair bir kusur gördüğü zaman, hemen minbere çıkıyor ve umûmî irşatta bulunuyordu. Şimdi de bunlardan bir-iki misal sunmaya çalışalım:

Bir sahabi, Allah Resûlü (s.a.s)’nün bulunduğu yere yakın bir mekanda duâ ediyordu. Ellerini semaya doğru iyice kaldırmış ve sesini de olanca gücüyle yükseltmişti. Bu durum, duâ edebine aykırıydı. Ama Allah Resûlü (s.a.s), bizzat onu karşısına alıp konuşmak yerine, oradakilerin hepsine hitaben şöyle buyurmuştu:

“Ey insanlar! Siz sağır ve kör birisine duâ etmiyorsunuz. Kendinize acıyın ve duâda i’tidalden ayrılmayın. Size her şeyden daha yakın ve duâlara icabet eden bir Zat’a duâ ediyorsunuz ki, O sizin duâlarınızı (her hâlükarda) işitir ve icabet eder.”

Bir keresinde de halk, imam olan bir zatın namazı çok uzattığı şikayetiyle O’nun huzuruna gelmişti. Bunlar arasında, “Ya Resûlallah! Neredeyse cemaati terkedecektik” diyenler oldu. İmam olan zat belliydi. Allah Resûlü (s.a.s)’nün canı çok sıkılmıştı. Fakat buna rağmen onu bizzat huzuruna alıp doğrudan ikaz etmemiş; mescitte, herkese hitaben umûmî bir irşâdda bulunmuş ve şöyle buyurmuştu:

“Ey insanlar! Ne oluyor sizlere ki, insanları nefret ettiriyorsunuz. Sizden kim imam olursa namazı hafif kıldırsın. Çünkü onların içinde ihtiyar, zayıf ve ihtiyaç sahibi olanlar vardır.”

İşte Allah Resûlü (s.a.s)’nün hatalar karşısındaki tavrı ve davranışı bu idi. Çünkü O, insanların kurtuluşa ermesini istiyor ve her meseleyi onlara en kolay ve en yapılır şekliyle takdim ediyordu.”Ey insanlar! ‘Lâ ilahe İllallah’ deyin ve felaha erin” diyordu. Zaten O’nun bi’setinin gayesi de buydu.

Evet, irşâd ve tebliğde, şahısları suçluluk ruh hâletiyle ele alıp onlara bir şeyler anlatmaya çalışmak, kat’iyen yanlıştır. Söylenecekler topluma ve umuma söylenmelidir. Güneş şualarından herkes kendi istidadına göre istifade ettiği gibi, bu hayat saçan sözlerden de herkes kendi istidat ve kabiliyetine göre istifade edebilir. Aksi hâlde açılan rahnelerin kapatılması çok zordur.

b) Münazaradan Sakınmalı

Zaruretler, muhatapla ikili konuşmayı gerektiriyorsa, bu durumda meselenin münazara zeminine çekilmemesine çok dikkat edilmelidir. Zira münazarada konuşan, haktan ziyade enaniyet ve benliklerdir. Dolayısıyla öyle bir zemin, hak adına şeytana teslim edilmiş olmaktan farklı değildir. Bu sebeple konuştuklarımız ve konuşacaklarımız ne denli ikna edici ve edebî olursa olsun, muhatabımızda zerre kadar tesiri olmayacak ve hüsn-ü kabul de görmeyecektir. Meseleye psikolojik açıdan baktığımızda, münazaranın yersiz ve yetersizliği ortaya çıkacaktır. Zira, biz münazaraya hazırlanırken nasıl hasmımızı mağlup edecek fikir ve düşüncelerle kendimizi techiz etmeye çalışmışsak, muhatabımız da en az bizim kadar aynı hazırlık içindedir. Bizim getireceğimiz delillere muhakkak o da karşı bir delille mukabele edecek ve konuşma öyle bir kısır döngüye girecektir ki, günlerce konuşulsa dahi hiçbir neticeye ulaşılamayacaktır.

Gerçi Saadet Asrında Efendimiz (s.a.s) bir iki defa münazara zeminine çekilmiş, muhatabını iknaya çalışmıştır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, münazaraya talebin tamamen karşı taraftan gelmiş olmasıdır. Böyle bir durumda elbette Efendimiz’in suskunluğu söz konusu olamazdı. Çünkü O’nu dinleyenlerin kuvve-i maneviyeleri sarsılabilirdi. Bununla beraber Allah Resûlü (s.a.s)’ne münazara gayesi ile gelen bu insanlardan ekserisi, yine ikna değil ilzam olmuştur. İlzam ise, muhatabımızın hidayete ermesi demek değildir.

Efendimiz (s.a.s), senelerce bir kısım Benî İsrâil ulemasıyla karşı karşıya gelmesine rağmen, içlerinden böyle zeminlerde hidayete eren olmamıştır. Halbuki O, arşın bütün ilhamları, çağlayanlar hâlinde kalbine akıp akıp gelen ve kainat kendisi için yaratılmış olan bir Peygamberdi. Etekleri mucizelerle doluydu. Daha doğrusu O, her zaman harikalarla muhât bulunuyordu. Ne var ki, şöyle veya böyle başvurulan münazara zeminlerinde bulunanlar, bir türlü hidayet arşına çekilemiyor ve mesele sadece ilzam zeminine takılıp kalıyordu. Abdullah b. Selâm (r.a) da bir Yahudiydi. Fakat, hakikati kabul etmek üzere Allah Resûlü (s.a.s)’nün huzuruna gelmişti. İçinden: “Eğer Tevrat’ta şemâili zikredilen zat bu ise, hemen ona îman edeceğim” diye geçiriyordu. Durum böyle olunca da, o daha Efendimiz’i görür görmez, O’nun sîmasında yalan olamayacağını anlamış ve îman etmişti.

Ayrıca, münazara zemininde yapılan tebliğde, Cenâb-ı Hakk’ın rızası da her zaman düşünülemeyebilir. Çünkü hem tebliğ eden, hem de kendisine tebliğ edilen zat, böyle bir zeminde daima kendi benlik ve enaniyetleriyle gerilimde olurlar. Cenâb-ı Hakk’ın hoşnutluğunun düşünülmediği bir zeminden de, -orada konuşulanlar ne olursa olsun- Cenâb-ı Hakk razı değildir. Hidayet bütün bütün Allah’ın elinde olduğundan, rızasının olmadığı bir yerde hidayetinin de olmayacağı muhakkaktır.

c) Benlikten Sıyrılmalı

Benlik ve enaniyet, hem tebliğ eden hem de muhatap açısından hem hidayeti hem de onun bereketini engelleyici bir faktördür. Onun için mürşit ve mübelliğ, bu zararlı duygudan sıyrılıp, söyleyeceklerini mahviyet içinde söylemelidir. Onun bu mahviyetidir ki, muhatabını da bir bakıma peşin fikirlilikten ve inattan kurtarmış olur. Aslında hiç kimsenin benlik ve enaniyete hakkı ve salâhiyeti yoktur. Zira, nice defalar görülmüştür ki, tebliğ edici akıl, mantık, belâgat ve fesahatin her çeşidini kullanarak söylediği sözlerinde ve dilinde beyan ırmakları çağlattığı anlarda hiç kimseye hiçbir şekilde tesir edemezken; kabz cenderesinde ezildiği ve iki kelimeyi bir araya getirip konuşamadığı demlerde muazzam denebilecek çapta tesirli olmuş ve Cenâb-ı Hakk onu, bir kısım insanların hidayetine vesile kılmıştır.

d) Muhatabın Düşünce Yapısının Çok İyi Bilinmesi

Burada teferruat sayılabilecek şöyle bir meseleye de temas etmeden geçemeyeceğim. O da şudur: Mürşit ve mübelliğler, muhataplarının düşünce ve fikir yapılarına da çok dikkat etmelidirler. Meseleyi daha husûsî bir dairede ele alacak olursak: Bugün İslâmî cemaatlerin varlığı bir vak’adır. Böyle bir vak’ayı tasvip etmek ayrı, varlığını kabul etmek ise tamamen ayrıdır. Var olan bir şeyi kabul etmeyip, görmemezlikten gelmenin getireceği hiçbir çözüm yoktur. Öyle ise mürşit ve mübelliğler, çevrelerinde kendilerini dinleme durumunda olan insanların, herhangi bir meşrebe mensubiyetini veya cemaatlerden birine müntesip olabileceğini her an hatırda tutmalı ve konuşmalarını böyle bir hatırlamanın ikaz sinyalleri altında yapmalıdırlar. Ve, tabiî herhangi bir cemaati küçük düşürücü, kınayıcı ve daha da korkuncu gıybet edici konuşmalar içine kat’iyen girmemelidirler. Her meşrep ve cemaat, kendi mesleğinin doğru ve güzel olduğunu kabul etmekle beraber, diğerlerine de hakk-ı hayat tanımayı ve müsamahalı olmayı bir ahlâk hâline getirmelidir. Aksi davranışlardan Cenâb-ı Hakk razı değildir ve o, râzı olmadığı davranışlar içine girenlerin irşat ve tebliğinden yümün ve bereketi kesiverir. Evet, her mürşit bütün cemaatlere saygılı olmasını bilmeli ve muhataplarının irfanına mümâşat etmelidir. Söyledikleri sözler, her cemaat tarafından kabul görebilecek sözler olmalıdır. Zira Allah (c.c), Allah diyenlere karşı kötü muamele edenleri, mü’minleri tenkit edip eleştirenleri, sadece kelime-i tevhit ile dahi olsa kendisiyle münasebet kurmuş olanlarla alâkayı kesenleri sevmez ve onlardan râzı olmaz.

Zaten Allah (c.c) ile münasebeti olan hemen herkesle irtibata geçmek, bir bakıma her insanın, Cenâb-ı Hakk’la kendi münasebetinin de derecesini gösterir. Muhataplarımızla olan ilişkilerimizin, onların Cenâb-ı Hakk’la olan münasebetleri nisbetine göre ayarlanması da çok önemlidir. Mürşit ve mübelliğler bu ölçüye herkesten daha çok dikkat etmeli; etmeli ve insanları kendi meşreplerine değil de, doğrudan doğruya İslâm’a davet etmelidirler. Cemaatleri ve meşrepleri birleştirecek ve onları tek vücut hâline getirecek en önemli faktör de, işte bu şuurun gelişmesi olsa gerek.

Muhatabı anlamak bir bakıma onun içtimâî seviyesini, kültür yapısını bilmek ve kavramakla mümkündür. Bu durum, tebliğin tekniği açısından da çok önemlidir. Evet tebliğ ve irşâd bir vazifedir; onun tekniğini bilmek ise ayrı bir vazifedir. Mesela karşınıza topla tüfekle gelen düşmana, elinizdeki bir odun parçasıyla mukabelede bulunmaya kalkarsanız, belki bir iş yapmış sayılırsınız ama, tekniğine riayet etmediğinizden dolayı, falso ve fiyaskoya sebebiyet vermiş olursunuz. Hele böyle bir çıkışın neticesi topyekûn İslâmî cepheyi ızrar ediyorsa!.. Yukarıda da ısrarla üzerinde durduğumuz gibi tebliğin tekniğini bilme, asla vazgeçemeyeceğimiz şartlardan biri ve belki de en birincisidir. Tebliğin lüzumuna inandığımız kadar, onun teknik bir iş olduğunu da kabullenmek zorundayız. Söylediğimiz sözler, muhatabın kültür seviyesinin çok altında veya üstünde ise, yaptığımız iş tekniğine uygun değildir ve faydalı da olmayabilir. Tamamen ateist olan veya küfür içinde bocalayan bir insana, işin başında anlatılması gereken mesele, herhalde teheccüt namazının faziletleri değildir. Ona, îmanî esasların anlatılması, hem de onun kafa yapısına uygun anlatılması gerekir. Günümüzde inkâr, fen ve ilim cihetinden geldiği için üslûp da ilmî olmalıdır. Ama gel gör ki, yanlış teşhis ve yanlış tedavi usûlleriyle zavallı inkârzedelere karşı ne yanlışlıklar ne yanlışlıklar yapılmakta!.. Evet, günümüz neslinin kalbi tamir edileceğine, sırtındaki ceketiyle, ayağındaki pantolonuyla ve gönlünden evvel görünüşüyle uğraşılması onu ürkütmüş ve kaçırmıştır. Tebliğ tekniğindeki böyle bir hata, insanların ebedî hayatlarını kaybetmelerini netice vermesi bakımından üzerinde ısrarla durulması gereken bir meseledir.

Evet, karşınızdaki insan ilimden, fenden bahsederken siz ona, Mızraklı İlmihâl okuyamazsınız. -Haşa bu Mızraklı İlmihâl’i küçümseme değil; yapılan şeyin yerinde olmadığını anlatmak içindir- Ve yine karşınızdaki insan âhireti inkâr edip dururken, siz ona evliya menkıbeleriyle yaklaşamazsınız. İnsan sadece his ve duygudan ibaret bir varlık değildir ki, bu anlattıklarınızla ona tesir edebilesiniz. O, his ve duygularının yanında aynı zamanda bir mantık da taşımaktadır.. ve onun mantık açısından da ikna olması oldukça mühimdir. Sadeddin Taftazâni îmanı anlatırken: “Sen delilleriyle anlatacaksın, Cenâb-ı Hakk da onun gönlünde îman nurunu yakacak. İşte îman budur” der. Zaten böyle îmandır ki, kişiyi salih amel işlemeye ve dînî hayatı bir bütün olarak yaşamaya sevkedecektir. Hisleriyle dinin içine atılıvermiş bir insanın, yine hislerinin değişik şekilde galebe çaldığı bir devrede dinden çıkması her zaman ihtimal dahilindedir.

Kur’ân-ı Kerim, yüzlerce âyetiyle fen ve tekniğe ait meselelere işaret ediyor. Kur’ân bir fizik veya kimya kitabı değildir. Ancak umûmî irşâd için bu ilim dallarına da ihtiyaç olduğundan, Kur’ân yaptığı işâretlerle kendi müntesiplerini bu ilimlere teşvik eder. Astronomi ilmine az da olsa vakıf olmayan, biyolojiyi sathî de olsa okumamış olan bir insanın, Kur’ân âyetlerinin birçoğunu istenen ölçüde anlaması mümkün değildir. Çünkü nice âyetler var ki, onların anlaşılabilmesi biraz da bu ilimlerin bilinmesine bağlıdır. Burada çeşitli ilim dallarını sayıp sözü uzatmadan sadece şunu hatırlatıp geçelim: Günümüzün mürşit ve mübelliğleri ansiklopedik dahi olsa, asrımızın ilim ve tekniğini takip etmek zorundadırlar. Yoksa onların irşâdı, umumî ve herkesi içine alan bir irşâd olmaktan çıkar, hususî bir konuşma olur.

e) Devrin Kültürünü Bilme

Bugün, genç-ihtiyar herkesin hâli yürekler acısı, ama günümüz insanının bu acınacak hâli, biraz da irşâd adına ortaya çıkanların zavallılığından kaynaklanmaktadır. Zira devrinin kültürünü, anlayışını, üslûbunu bilemeyenlerin, o devir insanına birşey anlatmaları mümkün değildir. Akla gelmesin ki, öğrenilmesi gerekli olan bunca şeyi bilmeden başkalarına birşeyler anlatmak zararlı oluyorsa, acaba o zaman bizden “emr-i bi’l-maruf” vazifesi düşüyor mu? Hayır, aslâ ve kat’a!. Eğer, nesli irşâd etmek adına yıldızlara seyahat şart olsaydı ve irşatla alâkalı anlatılacakları oradan getirmek icab etseydi, gidip getirme ve muhtaçlara takdim etme farzlar üstü bir farz olurdu. Zira, neslimizi fizik ile vurdular, kimya ile dize getirdiler, astronomi ile yıldızları başına döktüler. Öyle ise bu durum karşısında sen de, eli kolu bağlı kalmamalısın. Evet, aynı malzemeleri kullanarak neslinin elinden tutup kaldırman, onun maddî-manevî yaralarını sarman ve onu yeniden yükseltmen sana bir borçtur. Yükseltmelisin ki, bir daha düşmesin, sürçmesin ve ayaklar altında kalıp ezilmesin. Kâinatta her hâdise, her nesne bir dil ve bir daldır. Allah (c.c)’a îman edenler bu dili bilmeli ve bu dallara sımsıkı tutunmalıdırlar. Aksi takdirde, tekvinî âyetleri anlamak mümkün olamaz. Tekvinî âyetleri anlamayan fert ve milletler ise, mezellet içinde kalmaya mahkûmdurlar. Halbuki Kur’ân-ı Kerim de kendi âyetleri içinde işte bu tekvinî âyetleri ele alıp şerh etmektedir. Bunlara kulaklarını tıkayan insan, her gün baştan sona Kur’ân’ı okusa da, gerçek mânâsıyla O’nu okumuş sayılamaz. Kur’ân, bütünüyle âyetleri tedebbür ve tefekkür edilsin diye gönderilmiştir. Ona sahip çıktığını söyleyen herkes de bunu böylece bilmelidir.

Evet, anlattığımız hakikatler ne kadar mübarek ve mukaddes olursa olsun, günümüzün idrak, anlayış ve üslubuyla yapılmayan bir telkinin müessiriyeti şüphelidir. Zira akıl, muhakeme ve düşünce süzgecinden geçirilmesi mümkün olmayan, esrar perdeleriyle örtülü esrarengiz birtakım mevzular anlatıyor gibi dini, Kur’ân’ı takdim etmek, sadece neslin kafasını bulandırmaya yarar ve kâfirin de küfrünü artırır. Evet, yıllar var ki bizler, bu yürekler acısı tabloyu gözlerimiz dolu dolu seyretmiş ve burkulmuşuzdur.

Sahabe efendilerimiz, devirlerine ait kültür seviyesinin çok üstündeydiler. Muhataplarına din ve diyanete ait meseleleri, o devrin kültür seviyesine uygun anlatabiliyorlardı. Onlardan sonra gelen bir kısım büyükler de böyleydiler. Meselâ asrının müceddidi sayılan İmam Gazâlî’nin anlattıkları karşısında o günün insanı hayretler içinde kalıyordu. Asırlar boyu da bu hayret ve hayranlık devam etti. Gibb gibi, Renan gibi batılıların onun hakkındaki düşünceleri calib-i dikkattır. “Biz, Gazâlî kadar devrinin kültürüne hakim ikinci bir insan görmedik.” İmam Rabbânîler, Mevlânâ Halid-i Bağdadîler ve onlar gibi kendi asırlarının başında kar çiçekleri gibi açan bütün büyüklerin hemen hepsi de asırlarını aşan ilim ve kültür ile mücehhez idiler ve kendi devirlerinin önünde yürüyorlardı. Dini sunuşları da, seviyelerinin sesi-soluğu şeklinde oluyordu. Onun için de, söyledikleri şeyler gönüllerde makes buluyor ve genel teveccühle destekleniyordu.

f) Mürşit Esnek Olmalı

Ayrıca mürşit, esnekliğini koruyabilmelidir. Zira o, bazen uçurumların dibine inecek, bazen de tâ minarelerin başına çıkacaktır. Çünkü, muhatapları arasında her iki noktada bulunan insanlar vardır. Bu da onun kültür yelpazesinin çok geniş olmasını iktiza eder ve böyle olamayanlar mürşit değildir; aksine onlar, irşâd yolunu kapayan bir kısım tâlihsizlerdir. Milletin önünden çekilmeli, onlar yol açmalı ve gölge etmemelidirler ki; hakikî mürşitler gelip şu perişan ve derbeder nesle el uzatabilsin.

Bir büyük insan, bir dertli ve muzdarip ruh şöyle der ve inler: “Bir gencin îmansızlığı karşısında, inanan insanın kalbinin, vücudunun zerreleri adedince parçalara ayrılması gerekir…” İşte muzdarip kalb budur. Neslin îmansız oluşu karşısında aynı ızdırabı duymayan insanların ise, irşâd ve tebliğe aslâ liyakatları yoktur. Mürşit devrini bilen ama o aynı zamanda dünyaya ait her şeyi de istihkâr eden bir babayiğittir. Hatta muvakkaten de olsa cenneti dahi unutacak ve kendine terettüp eden her vazifeyi böyle bir şuur ve anlayış içinde yapmaya çalışacak kadar hasbîdir. Böyle olmalıdır ki, Allah’ın tevfîkine mazhar olsun ve çevresini de inandırabilsin.

Daha önce, muhatabın muhtaç olduğu şeyleri bilmenin lüzumuna işaret etmiştik. Evet, tebliğ adamının mükellef olduğu vazifelerden biri de işte budur. Hastalığı teşhis etmeden tedavi etmeye kalkmak, nasıl yanlış bir davranıştır; öyle de muhatabın esas dertli olduğu noktaları tespit etmeden yapılacak tedavi de aynı şekilde hatta, belki de daha vahim bir yanlış davranıştır. Her merhemin her yâreye derman olmayacağını bilmem ki anlatmaya lüzum var mı?

Bazılarını tanırım; bunlar, kafalarını fabrikaların çarklarına kaptırmış, durmadan iktisattan, ekonomiden, çeşitli yatırımlardan ve ağır sanayinin ehemmiyetinden dem vurur dururlar ve insanlığın kurtuluşunu da sadece bu yönde çalışmalara bağlarlar. Bu düşünceler İslâm adına da ortaya atılmış olsa, Marks ve Engels’in basit birer kopyacılığını yapmaktan ileri gitmemektedir. Günümüzde iflas etmiş ve müntesibi kalmamış bu düşüncelerin kendileri, kendi hayatiyetini muhafaza edememişken, nasıl olur da onların taklidi durumunda olan düşünceler, insanlığa hayat getirebilir ve nasıl olur da aklı başında bir insan böyle bir iddiada bulunur veya arkasındaki insanları böyle bir macereya sürükleyebilir? Böyle bir aldanmışlığı kabul etmek bana çok giran geliyor. Hayır, hayır!. Kasem ederim siz nesilleri ruh plânında ele almadıkça, onu maneviyatla yoğurmadıkça, ve onu âhiret şuuru ile mamur etmedikçe ne kurduğunuz ve kuracağınız fabrikalar, ne de muasır medeniyetlerden dem vurmalar, onun kıvamı adına hiçbir işe yaramayacaktır. Evet, şu hoyratlaşan sergerdan nesiller eğer disipline edilemezlerse, ruhen tatmin olmayan bu yığınlar hiçbir lüks ve fantastik düşünce ile doyurulamazlar. Bu itibarla, nesillerin ızdırabına ekonomik çözümlerle çare bulunacağını zannetmek gafletin tâ kendisidir.

Bugün İslâm âlemi, devrin tekniğine göre konuşma kabiliyetini kaybettiği için, hitap etme mevkiinden alaşağı edilmiştir. Günümüzde o sadece dinleme, ama hiç konuşmadan dinleme durumundadır. Bari dinlediklerini terkip yapmayı becerebilseydi!.. İhtimâl bir gün, tekrar konuşan ve sözünü dinleten lider durumuna yükselebilirdi. Ama ne yazık ki o, liyakatli bir muhatap dahi olamadı. Umumî mânâdaki bu kötü manzara, hususî hizmetlere ve hususî oluşumlara da aynı şekilde aksetti. Onlar da kendi muhataplarının karşısında, aynı ölçüde acze düştüler. Halbuki elimizde bütün kâinata meydan okuyan ve bütün insanlığa hitap etme liyakatını hâiz olan Kur’ân-ı Mu’ciz’ül-Beyan var. Ve yine elimizde o Kur’ân’ı bize en güzel şekilde izah ve şerh eden Allah Resûlü (s.a.s)’nün ölümsüz sünneti bulunuyor. Ne acıdır ki, bugüne kadar biz onlardan gerektiği gibi istifade etmesini bilemedik. Kalb ve kafa bütünlüğüne erip, bir gavvas gibi Kur’ân ummanına dalamadık. Dolayısıyla Kur’ân da, Sünnet de bize bir şey söylemez oldular. Bizim durumumuz böyle devam ettiği müddetçe, onların suskunluğu devam edecek ve günümüz Müslümanı, içinde bulunduğu bu kaostan asla kurtulamayacaktır.

Evet, dünya değişiyor. İlim ve teknik baş döndürücü bir hızla gelişiyor. Ama, bazılarımızın söyledikleri, gelişen dünya ölçeklerine uymuyor. Üç asır öncesine takılıp kalıyor ve günümüzün nesline konuşabilmekten çok uzak bulunuyoruz. Tabiî böyle olunca da söylediklerimize kulak veren olmuyor.

g) Devrinin Perspektifinden Bakmalı

Günümüzün mürşit ve mübelliği, anlatacağı meseleleri, yaşadığı devrin perspektifinden bakarak anlatmalıdır. O, evvelâ muhataplarının ruh yapılarına vakıf olmalı; ama aynı zamanda onun beynini bir matkap gibi delen veya beynine zehirli bir zıpkın gibi saplanmış bulunan problemleri de bilmeli ve söylediklerini bu anlayış içinde söylemelidir; söylemelidir ki düşünceleri hüsn-ü kabul görsün ve muhatabının hem kalbinde hem de mantığında makes bulsun. Zira günümüzde nesiller kan kaybediyor; biz ise ona penisilin vuruyoruz.

Buraya kadar arzetmeye çalışdığımız hususlar, mücerret iddialar değil, Kitap ve Sünnetle müeyyet tespitlerdir. Kur’ân:

“Seni yaratan Rabbi’nin adıyla oku!” (Alâk, 96/1) diyerek daha ilk âyetinde, âyât-ı tekviniye, hilkat ve yaratılış gibi hususlara dikkat çekmiştir. Bütün feylesoflar; Epikür’den, Demokrit’e, ondan Sokrat’a, ondan Eflatun’a ve ondan tâ Efendimiz devrinde yaşayanlara kadar hemen hepsi, hilkat mevzuuyla meşgûl olmuş ve onu incelemeye çalışmışlardır. Demek ki, o gün herkesin az çok ilk yaratılışla alâkalı bir malumatı vardı. Onlar da insanın bir damla sudan meydana geldiğini ve ceninin anne karnında çeşitli safhalar geçirdiğini biliyorlardı. Fakat Kur’ân-ı Kerim meseleyi çok daha geniş bir perspektiften ele aldı ve insanlara:

“De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, hilkat nasıl başlamış bir bakın?” (Ankebut, 29/20) diyordu; diyordu zira şimdiye kadar kimse, beşerî ilim ve beşerî düşüncelerle hilkatin nasıl başladığını izah edememişti ve bundan sonra da edemeyecekti. Evet, Allah (c.c)’a isnat edilmeden hilkati izah etmek mümkün değildir.

Halbuki Kur’ân-ı Kerim, herkesin izahtan aciz kaldığı bu müşkil ve müthiş meseleyi izah etmekle işe başlıyor. Ve bu arada tekvinî âyetlere de dikkatleri çekmiş oluyordu. O tekvinî âyetler ki, kudret ve irade tarafından kainatın boynuna takılmış müzeyyen bir gerdanlık, temâşâmıza sunulmuş bir meşher ve kıraatimize arz edilmiş bir kitaptır. İşte bizler, bu kitap, o meşher ve bu gerdanlığı tetkik edip değerlendirme durumundayız ve hâdiseleri anlamada onun haricine de çıkmamız mümkün değildir.

Cemaatlerini sadece his ve duygu bağlarıyla ayakta tutmaya çalışan mürşit ve mübelliğlerin bu davranışları, tekvinî âyetlere karşı bir zıtlaşmadır ve istikbâl va’dedici de değildir. Hüsn-ü zannın adımları çarpıktır; müstakim yürütmez ve çok kısa zaman sonra sahibini yolda bırakır. Şu kadar var ki, onlar, çıraklarını kalb ve kafalarıyla bir arada yoğurabilir ve onları günün şartlarına ayak uyduracak şekilde hazırlayabilirlerse, bu bağlılık asla gevşemeyecek, zamanın geçmesi bu irtibatı aşındırmayacak ve dehşet verici hâdiseler, sadece aradaki bağı kuvvetlendirmeye, iradeleri bilemeye yarayacaktır.

Burada istidradî olarak başka bir hususa geçmek istiyorum: Ekseriyet itibarıyla hepimizi hayrette bırakacak şu tablo, gerçekten çok müthiştir! Yurt dışında ve yurt içinde nice mütedeyyin ve dindar insanların çocukları var ki, bunlar tamamen dinsiz ve ilhat içindeler. Ve yine nice dinsiz ve mülhitlerin çocukları da var ki, bunlar da aksine dini bütün insanlar. Hatta bunlardan bazıları aile fertlerinin baskı ve zulmünden kaçıp daha müsait zemin ve şartlarda dinî hayatlarını yaşamak istemektedirler. Meselenin müşahhaslaştırılmasının mevzuya fayda getirmeyeceğini düşündüğümden, burada bizzat şahidi olduğum vakaları zikretmeyeceğim. Ancak bu gibi hâdiseler birer vakıadır ve bundan sonra da bu vak’alar hep olacaktır. Bu müthiş tablonun tahlili bize şu neticeyi vermektedir: Dindar aile kendi evladına, onun ruh ve kafa yapısına uygun şekilde İslâmiyet’i anlatmamış ve anlatamamıştır. Bu çocuk, tabiî olarak dindar bir atmosferde yetiştiğinden dolayı da, ihtiyaç duyduğu ve aydınlatılma beklediği meseleleri başkalarından soramamaktadır. Ailesinden aldığı dinî kültür ise, onu ancak belli bir noktaya kadar getirebilmiştir. Ruh ve kafasında boşluklar kalan bu çocuğun veya bu gencin, kafasına takılan bir tereddüt veya bir şüphe, onun kaymasına ve dinden çıkmasına sebep olmuştur. Böyle bir aileye misafir olmuş, aile reisiyle oturmuş konuşuyorduk. Adam o kadar dindar ve o kadar selim bir kalbe sahipti ki, onun karşısında kendi durumumdan utanır olmuştum. Fakat biraz sonra odaya üniversite talebesi olan oğlu girdi. Konuşmalarından hemen onun bir ateist olduğunu anlamıştım. Sanki evin tavanı tepeme yıkıldı ve donup kaldım. İçimden kendi kendime, o güzel insanı kasdederek: “Keşke, bu kadar saf ve temiz kalacağına, oğlunu dinsiz yetiştirmeseydin.” dedim.

Buna karşılık dinsiz bir ailedeki çocuk, içinden çıkamadığı problemlerini başkalarına sorma ihtiyacı duyar. Bir de, dışarıdan herhangi bir kimse buna el uzatıp da problemlerini halledebilirse, çocuk İslâmiyet’i sevecek ve benimseyecektir. Çünkü ona İslâmiyet, günün şartlarına göre öğretilmiştir. Halbuki dindar ailede yetişen evvelki çocuğun dindarlığı, taklitten öteye geçmemiştir. Ve belli bir noktadan sonra da ondaki taklîdî îman işe yaramaz hâle gelmiştir. Burada parantezi kapatıp sadede dönüyorum.

h) Muhatabın Seviyesine İnme

Bazen muhatabın durumu, bizim, onun seviyesine inmemizi gerektirir. Bu takdirde mürşit ve mübelliğ, konuşacaklarını onun seviyesine inerek yapmalıdır.

Bu mülâhazayı da yine mücerret bir ifade olmaktan kurtarmak için, şöyle açıklayabiliriz: Muhatabın seviyesine inerek konuşma İlâhî bir ahlâktır. Efendimiz (s.a.s) ise bizleri Allah ahlâkıyla ahlâklanmaya çağırır. Kur’ân, baştan sona kadar beşer aklına tenezzül etmiş, İlâhî bir kelâmdır. Eğer Kur’ân beşerin akıl, istîdat ve kapasitesine uygun inmemiş olsaydı, bizim hâlimiz nice olurdu?..

Evet, eğer Cenâb-ı Hakk Kur’ân’ında, Tur’un bir yanında Hz. Musa’ya konuştuğu kelam ile konuşsaydı, onu dinlemeye güç yetiremeyecektik. Ve yine Kur’ân sadece büyük deha ve kariha sahiplerinin anlayacakları bir üslûpla inmiş olsaydı, insanların yüzde doksandokuzu Kur’ân’dan hiç istifade edemeyecekti. Halbuki mesele hiç de öyle değil; Cenâb-ı Hakk azameti ve Rubûbiyetiyle beraber, iradesine uygun olarak muhataplarının durumunu nazara alıyor ve onlarla öyle konuşuyor. O’nun kelâmı Kur’ân’dan ibaret değildir. Kim bilir Cenâb-ı Hakk’ın azametine uygun daha nice konuşma keyfiyetleri vardır, ama biz bunları bilemiyoruz. Bildiğimiz şu ki; O, sırr-ı ehadiyetle hep insanların idrâk ve anlayış seviyesine göre hitap etmiştir.

Biz, Kur’ân’da kendi anlayış ve kendi seviyemizi buluruz. Kur’ân âdeta herkese kendi seviyesine göre konuşur. Ancak bir insanın anlayış ve seviyesi ne olursa olsun, her insan Kur’ân’da kendi rûhî durumunun okunduğunu hisseder. Evet insan, Kur’ân’da, sanki kendisine yakın birisinin, en mahrem yanlarına varıncaya kadar kendisini anlattığını hisseder.
Böyle olması da gayet normaldir. Zira Kur’ân, insanı yaratan ve her an onun kalbine nigehbân olan Allah (c.c)’ın kelâmıdır. O Allah (c.c) ki, insanı yoktan yaratmıştır. Sonra da onu cismaniyet âleminde inşa etmiş ve ona emir âleminden bir de ruh vermiştir. Ne ruh içine girdiği cesedi, ne de ceset kendini ayakta tutan ruhunu tam mânâsıya bilebilir! Her ikisini kim yarattı ve birleştirdi ise, en iyi bilen yine O’dur. Ve işte Kur’ân da O’nun kelâmıdır.

Bu İlâhî kelâm, muhtevası itibarıyla insanların hidayet kaynağı ve istikâmet garantisi olduğu gibi, hitap keyfiyetiyle de bütün mürşit ve mübelliğlerin irşâd menbaıdır. Hep O’na bakacak ve muhatapla konuşma tekniğini de yine O’ndan öğreneceğiz.

Kur’ân’ın farklı seviyelere hitap ettiği bir gerçektir. Zira O, insanı bütün farklı tezahürleriyle yaratan ve inşa eden Allah’ın kelâmıdır. Bugüne kadar yetişmiş binlerce âlim, Kur’ân üzerindeki düşünce ve mülâhazalarıyla kendi anlayış seviyelerini ve farklılıklarını tezahür ettirmişlerdir. Asr-ı Saadet’te de vaziyet böyle idi, yani Ashab’ın hepsinin Kur’ân’ı anlayış ve kavrayışı aynı seviyede değildi.. ve bu seviyelerin farklı olması da, yine Kur’ân’dan istifadeye mani değildi.

Düşünün ki, Allah Resulü (s.a.s)’nün devrinde yaşayan bedevî bir Arap gelip Kur’ân’ı dinliyor ve hem kalbiyle hem de aklıyla Kur’ân’dan istifade edebiliyordu. Aynı devirde yaşayan ve şiirleri Kâbe’ye asılan büyük şairler de aynı şekilde Kur’ân’dan istifade edebiliyordu. Lebid, bunlardan sadece biriydi. Ve o, Kur’ân’ı dinledikten sonra artık hiç şiir yazmamıştı. Hansâ, Kur’ân’a dilbeste olmuş dev bir kadındı. O günkü devrin en güçlü şairlerindendi. Evet onlar, bu yönüyle Kur’ân’ın muhataplarıydı ve Kur’ân hem akıllarıyla hem de kalbleriyle onları tatmin ediyordu. İbn-i Sinâlar, İbn-i Rüşdler, Farabîler, İmam Gazalîler, Fahreddin Râzîlerin yanında, Ebu Hanife, İmam Şafiî, İmam Ahmed b. Hanbel, İmam Malik ve isimlerini sayamayacağımız daha nice muhteşem dimağlar, hep O’na muhatap oldular ve O’nun rahle-i tedrisinde yetiştiler. Demek oluyor ki Kur’ân, onlara da aynı şekilde hitap ediyordu.

Evet Kur’ân, her sahada beşerin düşünce seviyesini nazara almış ve onların anlayışına göre hitap etmiştir. Kur’ân’ın bu yönü o kadar renklidir ki, onu yürekten dinleyen herkes, kendini onun biricik muhatabı sanır. İlim ve teknik, her gün daha da ilerleme kaydederek baş döndürücü bir keyfiyet alıyor. Hemen her sahada, daha güçlü ilim adamları yetişiyor. Bunlar, Yüce Yaratıcı’nın onların fıtratlarına yerleştirdiği meknî (gizli) kabiliyetlerini geliştirmek için, yine Yaratıcı’nın kainatta vaz’ettiği fıtrî kanunlarla mümârese kazanırken yanlarında en büyük destekçi olarak, aynı Yaratıcı’nın kelâm-ı ezelisi olan Kur’ân’ı bulmaktadırlar.

Evet binlerce ilim erbabı, farklı seviyelerde de olsa, Kur’ân’dan istifade etmekte ve kendini Kur’ân’ın şemsiyesi altında görmektedir. Kimyâger, Kur’ân’ı sadece kendine hitap eden bir kitap gibi dinleyebilir. Sadece o mu? Elbette hayır. Fizikçi de, astronom da, biyolog da, hatta matematikçi de, hendeseci de.. Kur’ân’ı kendilerinin diliyle konuşuyor gibi dinleyebilirler. Bir ziraatçiye göre Kur’ân, âdeta baştan sona ziraatten bahsetmektedir. Mâhir bir hekime göre Kur’ân, hastalıkların teşhis ve tedavisine yeni ufuklar açan mükemmel araştırma merkezlerinden daha mükemmel, saydam, nurânî, konuşan, aydınlatan ve yol gösteren bir merkez gibidir. Diğer ilim dalları için de aynı şeyler söylenebilir. Demek ki, elinde saban çift süren köylü de, gökleri elindeki düğmeye basarak fetheden ilim adamı da Kur’ân’ın muhatabı olabilmektedir.

İşte, bu derinlerden derin keyfiyetiyle Kur’ân, bizlere ahvâle göre ders vermektedir. Bunun yanı sıra Kur’ân, ansiklopedik tarzda her ilimden bahsetmekle birlikte bir ansiklopedi de değildir. O’nun yegane gayesi insandır; onu kolundan tutarak yerden semaya, oradan da ebedîliğe yükseltmeyi hedefler. O, bütün bunları yaparken aynı zamanda bir usûl de öğretmektedir. Bu televvünâtı Kur’ân’da yaşayan, gören bir tebliğ adamı ve mürşit, daima muhatabının durumunu, seviyesini göz önünde bulundurmalı ve konuşacaklarını ona göre konuşmalıdır. Bu iş zor olmakla beraber son derece faydalı ve o nisbette de zarûridir.

Mutlaka ağırbaşlı görünmek için, müphem, muğlak ve felsefe yüklü konuşmayı âdet hâline getirenler, büyük bir yanılgı içindedirler. Çünkü irşâdda mühim olan, verilen mesajın muhataplarca en güzel şekilde alınmasıdır. Bu da mesajın mümkün olduğu kadar açık, net ve pürüzsüz olarak verilmesine bağlıdır. Evet konuşmalar, her seviyede insanın kolayca anlayabileceği bir üslûpla yapılmalıdır.

Günümüzdeki gençlik, dînî terim ve tabirlere yabancı bulunmaktadır. Onlara, yine onların anlayabilecekleri bir dille konuşmak gerekir. Bunu, çocukların anlayışına mümaşâtımızla misallendirebiliriz. Nasıl ki elinden tutup gezdirmeye çıkardığımız üç yaşındaki çocuğun yürüyüşüne uyarız, onun konuşmasıyla konuşur, onun gibi güler ve onun gibi davranırız; öyle de, irşâd ve tebliğde de muhatapların anlayışının nazara alınması şarttır. Çocuklara karşı yapılan müdepdep konuşmalar, sadece onları güldürecek ve fakat malûmat dağarcıklarına hiçbir şey ilave etmeyecektir.

Neslimize İslâm’ı anlatırken Berkson, Paskal, Eflâtun ve Descartes’in felsefe yüklü tarzlarına değil; Hz. Muhammed (s.a.s)’in irşâd ve tebliğ tekniğine ihtiyaç vardır. Allah Resûlü (s.a.s) ise, hep beşerin anlayış seviyesine mümâşat ediyordu. Hitap yelpazesini, herkesi içine alacak kadar geniş tutuyordu ve yerinde çocukla çocuk, gençle genç, ihtiyarla da ihtiyar oluyordu. İşte bu sistem ve bu İlahî ahlâk, nebilerin sistemi ve nebilerin ahlâkıdır. Nebiler Sultanı, kendisine isnat edilen bir sözünde:

“Biz peygamberler topluluğu daima insanların seviyelerine inmek ve onların anlayabilecekleri şekilde konuşmakla emrolunduk.” Diğer bir beyanında da:

“İnsanlara akılları nisbetinde konuşun”56 buyurmakla bizlere tebliğ ve irşâdda vazgeçilmez bir kaideyi fısıldamaktadır.

Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: